<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[SosyalBank.Org - Bireyleriyle Sosyal, Bilgileriyle Güçlü Toplum - Değerler Eğitimi]]></title>
		<link>https://www.sosyalbank.org/</link>
		<description><![CDATA[SosyalBank.Org - Bireyleriyle Sosyal, Bilgileriyle Güçlü Toplum - https://www.sosyalbank.org]]></description>
		<pubDate>Thu, 03 Sep 2026 12:42:34 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Serdar Yıldırım Fabl Hikayeleri]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-serdar-yildirim-fabl-hikayeleri-4851.html</link>
			<pubDate>Thu, 20 Aug 2026 20:41:46 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-serdar-yildirim-fabl-hikayeleri-4851.html</guid>
			<description><![CDATA[ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI<br />
Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.<br />
<br />
Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.<br />
Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
DOMUZUN AŞKI<br />
Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.<br />
<br />
Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.<br />
Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU<br />
Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.<br />
<br />
Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.<br />
Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ODUNCUNUN İKİ KIZI<br />
Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.<br />
<br />
Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.<br />
Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KEDİLER VE FARELER<br />
İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.<br />
Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.<br />
<br />
Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.<br />
Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BAL ARISI VIZ VIZ<br />
Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.<br />
<br />
Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KRAL VE İKİ EJDERHA<br />
Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.<br />
<br />
Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.<br />
Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ<br />
Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.<br />
Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.<br />
<br />
Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.<br />
Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
CESUR TAVŞAN<br />
Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.<br />
<br />
Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.<br />
Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KUKLACI<br />
Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.<br />
<br />
Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.<br />
Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
                              <br />
                                                                <br />
KURBAĞALAR<br />
Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş.<br />
<br />
Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş.<br />
Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI<br />
Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.<br />
<br />
Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.<br />
Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
DOMUZUN AŞKI<br />
Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.<br />
<br />
Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.<br />
Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU<br />
Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.<br />
<br />
Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.<br />
Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ODUNCUNUN İKİ KIZI<br />
Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.<br />
<br />
Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.<br />
Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KEDİLER VE FARELER<br />
İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.<br />
Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.<br />
<br />
Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.<br />
Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BAL ARISI VIZ VIZ<br />
Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.<br />
<br />
Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KRAL VE İKİ EJDERHA<br />
Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.<br />
<br />
Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.<br />
Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ<br />
Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.<br />
Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.<br />
<br />
Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.<br />
Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
CESUR TAVŞAN<br />
Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.<br />
<br />
Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.<br />
Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KUKLACI<br />
Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.<br />
<br />
Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.<br />
Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
                              <br />
                                                                <br />
KURBAĞALAR<br />
Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş.<br />
<br />
Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş.<br />
Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kısa Keloğlan Masalları - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-kisa-keloglan-masallari-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 13:35:33 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-kisa-keloglan-masallari-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN'IN FÜZESİ<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde Keloğlan yaşarmış. Uzaya meraklıymış. Bir gün bir füze bulmuş. Füzeyle Jüpiter'e gitmiş. Uzayda tur atmış. Sonra dünyaya dönmüş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN VE KORSANLAR<br />
Bir Keloğlan varmış. Kayıkla denize açılmış. Korsanlar, kayığı almışlar. Keloğlan'ı denize atmışlar. Keloğlan yüzerek kıyıya çıkmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN'IN SARAYLARI<br />
Evvel zaman içinde bir Keloğlan yaşarmış. Rüyasında hazine üstünde yattığını görmüş. Evin altını kazıp, hazineyi bulmuş. 365 tane saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenmiş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
BANA KELOĞLAN DERLER<br />
Tarlaya biber ektim<br />
Bahçeye fidan diktim<br />
Şu masal dünyasında<br />
Keloğlan olarak tektim.<br />
<br />
Kimse beni geçemez<br />
Benimle yarışamaz<br />
Benim aştığım yüce<br />
Dağları onlar aşamaz.<br />
<br />
La Fonten saraylarda<br />
Fransa'da, İspanya'da<br />
Tatlı hayat yaşamış<br />
Kralların sofrasında.<br />
<br />
Andersen dersen İsveç'te<br />
Aklı fikri gelgeçte<br />
Masallar yazmış ama<br />
Beynimizde süzgeçte.<br />
<br />
Grimm Kardeşler vardır<br />
Onlar birer Alman'dır<br />
Almanlara sorarsan<br />
Dertlerine dermandır.<br />
<br />
Bana ne La Fonten'den<br />
Andersen'den, Grimm'den<br />
Avrupa'da masal kitaplarında<br />
Var mı hiç Keloğlan'dan?<br />
<br />
Ben bana benziyorum<br />
Anadolu çocuğuyum<br />
Beni sallamayanı<br />
Sallar söker atarım.<br />
<br />
Masal kitabı basanlar<br />
Yerli yazara kızanlar<br />
La Fonten, Grimm deyip<br />
Andersen'den çıkanlar.<br />
<br />
Ey yayınevleri<br />
Bilgi, kültür evleri<br />
Yerli yazar yok, Avrupa çok<br />
Avrupa kültür evleri.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------<br />
<br />
DEĞİRMENCİ KELOĞLAN İLE ARAP<br />
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan tembellikten bıkmış. Arabın biriyle ortak olmuş ve bir değirmen satın almış. Keloğlan kısa zamanda değirmenciliğe alışmış. Gelen buğday, arpa ve mısırı değirmende öğütüp un yapıyor ve para kazanıyormuş. Bazı müşteriler para yerine öğütülen tahılın birazını değirmen hakkı olarak bırakırlarmış.<br />
<br />
Keloğlan'ın ortağı arap gün boyu geziyor ve akşamüstü gelip hasılatı alıyormuş. Öğütülen tahılı arabasına yükleyip kasabada satıyormuş. Arap giderek zenginleşmiş. Keloğlan ise, fakir kalmış.<br />
<br />
Aradan aylar geçmiş. Bakmış Keloğlan olacak gibi değil, arap kazancın hepsini alıyor. Araba oyun oynamaya karar vermiş. Arap geldiği zamanlar, bugün müşteri gelmedi, kazanç olmadı diyerek, hasılatı eve götürüp anasına vermiş. Öğütülen tahılı ambara saklamış.<br />
<br />
Bir yıl sonra arap değirmenden umudunu kesmiş ve Arabistan'a gitmiş. Keloğlan değirmende çok çalışarak zengin olmuş. Padişahın kızıyla evlenerek mutlu olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE KELAYNAK KUŞU<br />
Vakti zamanında ülkenin birinde en güzel kel yarışması düzenlenmiş. Çok sayıda kelin katıldığı bu yarışmada Keloğlan ile Kelaynak finale kalmış. Keloğlan Kelaynak'ın güzel olduğuna inanıyormuş. Yarışmayı onun kazanacağını sanıyormuş ama buraya gelirken *n, birinci olmadan, ödülü almadan sakın gelme. Seni eve koymam bilmiş ol, demesini de hiç unutmamış. Ne yapıp edip yarışmayı kazanmalıymış.<br />
<br />
Keloğlan ile Kelaynak geceyi geçirecekleri handa odalarına çekilmişler. Daha sonra Keloğlan Kelaynak'ın odasına gitmiş. Bakmış Kelaynak aynanın karşısına geçmiş kel kafasını kaşıyor. Keloğlan, sen güzelsin, sen benden güzelsin, sen en güzelsin, diyerek Kelaynak'ı övmeye başlamış. Bunun üzerine Kelaynak şişinmiş, kabarmış. Sonunda ayna çatlamış, Kelaynak patlamış. Kelaynak'tan kurtulan Keloğlan gidip odasına yatmış. Ertesi gün rakibi gelmediği için birinci seçilen Keloğlan yüz akçe ödülü alıp evinin yolunu tutmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN DAĞLAR PADİŞAHI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan zamanla büyüyüp gelişmiş. 20 yaşına girmiş. Mert, yiğit biriymiş ama çalışmayı sevmez, boş gezenin boş kalfası misali koca boyuyla gezer dururmuş. Garip anacığı çalış, para kazan dedikçe, para benim neyime, deyme ana keyfime, yazık olur emeğime, et doldur tabağıma, dermiş.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan iftiraya uğramış, kolculara yakalanmamak için, dağlara kaçmış. O yörenin beyi, Keloğlan'ı altınlarımı çaldı diye suçlarmış. Beyin baskısından yıllardır bıkıp usanan köylüler, Keloğlan'a ekmek, yemek götürerek onun dağları mesken tutmasını sağlamışlar. Bir iki derken, tarlalarda karın tokluğuna çalışmak istemeyen on köylü Keloğlan'ın çevresinde saf tutmuş. Keloğlan gücüne güç katmış ve bir gün adamlarıyla düze inerek beyi sindirip korkutmuş. Tarlalarda ırgatlık yapan köylüler, Keloğlan'ın yanına gelerek, sen çok yaşa emi Keloğlan diye bağırmışlar. Kolcular, Keloğlan'ın etrafını sarınca araya girerek Keloğlan'ı dağa kaçırmışlar.<br />
<br />
Olanlardan haberdar olan o ülkenin padişahı tebdil kıyafet gelerek köylülerle konuşmuş, Keloğlan'la tanışmış. Onun iftiraya uğradığını anlamış. Sonradan kimliğini açıklamış ve Keloğlan'ı sarayına davet etmiş. Sarayda padişahın dünya güzeli kızını gören Keloğlan kıza aşık olmuş. Kız da ününü duyduğu Keloğlan'ı görür görmez sevmiş. Sonraki bir gün Keloğlan anasıyla gelerek padişahtan kızını istemiş. Padişah kızını Keloğlan'a vermiş. Düğün günü bey bir kenarda eğlenceleri izlerken, onun baskısından kurtulmuş olan köylüler oynamışlar, eğlenmişler. Yıllar sonra bile çocuklarına, torunlarına Keloğlan Dağlar Padişahı diyerek anılarını anlatmışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN'IN FÜZESİ<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde Keloğlan yaşarmış. Uzaya meraklıymış. Bir gün bir füze bulmuş. Füzeyle Jüpiter'e gitmiş. Uzayda tur atmış. Sonra dünyaya dönmüş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN VE KORSANLAR<br />
Bir Keloğlan varmış. Kayıkla denize açılmış. Korsanlar, kayığı almışlar. Keloğlan'ı denize atmışlar. Keloğlan yüzerek kıyıya çıkmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN'IN SARAYLARI<br />
Evvel zaman içinde bir Keloğlan yaşarmış. Rüyasında hazine üstünde yattığını görmüş. Evin altını kazıp, hazineyi bulmuş. 365 tane saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenmiş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
BANA KELOĞLAN DERLER<br />
Tarlaya biber ektim<br />
Bahçeye fidan diktim<br />
Şu masal dünyasında<br />
Keloğlan olarak tektim.<br />
<br />
Kimse beni geçemez<br />
Benimle yarışamaz<br />
Benim aştığım yüce<br />
Dağları onlar aşamaz.<br />
<br />
La Fonten saraylarda<br />
Fransa'da, İspanya'da<br />
Tatlı hayat yaşamış<br />
Kralların sofrasında.<br />
<br />
Andersen dersen İsveç'te<br />
Aklı fikri gelgeçte<br />
Masallar yazmış ama<br />
Beynimizde süzgeçte.<br />
<br />
Grimm Kardeşler vardır<br />
Onlar birer Alman'dır<br />
Almanlara sorarsan<br />
Dertlerine dermandır.<br />
<br />
Bana ne La Fonten'den<br />
Andersen'den, Grimm'den<br />
Avrupa'da masal kitaplarında<br />
Var mı hiç Keloğlan'dan?<br />
<br />
Ben bana benziyorum<br />
Anadolu çocuğuyum<br />
Beni sallamayanı<br />
Sallar söker atarım.<br />
<br />
Masal kitabı basanlar<br />
Yerli yazara kızanlar<br />
La Fonten, Grimm deyip<br />
Andersen'den çıkanlar.<br />
<br />
Ey yayınevleri<br />
Bilgi, kültür evleri<br />
Yerli yazar yok, Avrupa çok<br />
Avrupa kültür evleri.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------<br />
<br />
DEĞİRMENCİ KELOĞLAN İLE ARAP<br />
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan tembellikten bıkmış. Arabın biriyle ortak olmuş ve bir değirmen satın almış. Keloğlan kısa zamanda değirmenciliğe alışmış. Gelen buğday, arpa ve mısırı değirmende öğütüp un yapıyor ve para kazanıyormuş. Bazı müşteriler para yerine öğütülen tahılın birazını değirmen hakkı olarak bırakırlarmış.<br />
<br />
Keloğlan'ın ortağı arap gün boyu geziyor ve akşamüstü gelip hasılatı alıyormuş. Öğütülen tahılı arabasına yükleyip kasabada satıyormuş. Arap giderek zenginleşmiş. Keloğlan ise, fakir kalmış.<br />
<br />
Aradan aylar geçmiş. Bakmış Keloğlan olacak gibi değil, arap kazancın hepsini alıyor. Araba oyun oynamaya karar vermiş. Arap geldiği zamanlar, bugün müşteri gelmedi, kazanç olmadı diyerek, hasılatı eve götürüp anasına vermiş. Öğütülen tahılı ambara saklamış.<br />
<br />
Bir yıl sonra arap değirmenden umudunu kesmiş ve Arabistan'a gitmiş. Keloğlan değirmende çok çalışarak zengin olmuş. Padişahın kızıyla evlenerek mutlu olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE KELAYNAK KUŞU<br />
Vakti zamanında ülkenin birinde en güzel kel yarışması düzenlenmiş. Çok sayıda kelin katıldığı bu yarışmada Keloğlan ile Kelaynak finale kalmış. Keloğlan Kelaynak'ın güzel olduğuna inanıyormuş. Yarışmayı onun kazanacağını sanıyormuş ama buraya gelirken *n, birinci olmadan, ödülü almadan sakın gelme. Seni eve koymam bilmiş ol, demesini de hiç unutmamış. Ne yapıp edip yarışmayı kazanmalıymış.<br />
<br />
Keloğlan ile Kelaynak geceyi geçirecekleri handa odalarına çekilmişler. Daha sonra Keloğlan Kelaynak'ın odasına gitmiş. Bakmış Kelaynak aynanın karşısına geçmiş kel kafasını kaşıyor. Keloğlan, sen güzelsin, sen benden güzelsin, sen en güzelsin, diyerek Kelaynak'ı övmeye başlamış. Bunun üzerine Kelaynak şişinmiş, kabarmış. Sonunda ayna çatlamış, Kelaynak patlamış. Kelaynak'tan kurtulan Keloğlan gidip odasına yatmış. Ertesi gün rakibi gelmediği için birinci seçilen Keloğlan yüz akçe ödülü alıp evinin yolunu tutmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN DAĞLAR PADİŞAHI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan zamanla büyüyüp gelişmiş. 20 yaşına girmiş. Mert, yiğit biriymiş ama çalışmayı sevmez, boş gezenin boş kalfası misali koca boyuyla gezer dururmuş. Garip anacığı çalış, para kazan dedikçe, para benim neyime, deyme ana keyfime, yazık olur emeğime, et doldur tabağıma, dermiş.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan iftiraya uğramış, kolculara yakalanmamak için, dağlara kaçmış. O yörenin beyi, Keloğlan'ı altınlarımı çaldı diye suçlarmış. Beyin baskısından yıllardır bıkıp usanan köylüler, Keloğlan'a ekmek, yemek götürerek onun dağları mesken tutmasını sağlamışlar. Bir iki derken, tarlalarda karın tokluğuna çalışmak istemeyen on köylü Keloğlan'ın çevresinde saf tutmuş. Keloğlan gücüne güç katmış ve bir gün adamlarıyla düze inerek beyi sindirip korkutmuş. Tarlalarda ırgatlık yapan köylüler, Keloğlan'ın yanına gelerek, sen çok yaşa emi Keloğlan diye bağırmışlar. Kolcular, Keloğlan'ın etrafını sarınca araya girerek Keloğlan'ı dağa kaçırmışlar.<br />
<br />
Olanlardan haberdar olan o ülkenin padişahı tebdil kıyafet gelerek köylülerle konuşmuş, Keloğlan'la tanışmış. Onun iftiraya uğradığını anlamış. Sonradan kimliğini açıklamış ve Keloğlan'ı sarayına davet etmiş. Sarayda padişahın dünya güzeli kızını gören Keloğlan kıza aşık olmuş. Kız da ününü duyduğu Keloğlan'ı görür görmez sevmiş. Sonraki bir gün Keloğlan anasıyla gelerek padişahtan kızını istemiş. Padişah kızını Keloğlan'a vermiş. Düğün günü bey bir kenarda eğlenceleri izlerken, onun baskısından kurtulmuş olan köylüler oynamışlar, eğlenmişler. Yıllar sonra bile çocuklarına, torunlarına Keloğlan Dağlar Padişahı diyerek anılarını anlatmışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cesur Genç İle İyilik Prensi - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-cesur-genc-ile-iyilik-prensi-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sat, 11 Oct 2025 17:47:25 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-cesur-genc-ile-iyilik-prensi-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[CESUR GENÇ İLE İYİLİK PRENSİ<br />
Üç yanı aşılmaz karlı dağlarla çevrelenmiş, geniş ve verimli topraklara sahip bir köyün dış dünya ile irtibatını sağlayan tek yol, azgın suları olan bir ırmak üzerindeki tahta köprüydü. Bu köyde yaşayan köylüler kasabaya gitmek için ırmağın en dar kısmına yaptıkları tahta köprüden geçmek zorundaydılar. Köylüler, arabalara yükledikleri ürünleri kasabada satarlar ve neşe içinde köye dönerlerdi. On yıl vardı ki, neşe yerini kedere bırakmıştı. Bu on yıllık sürede köyden ayrılanların hiçbiri geri dönmemişti. İlk gidenler geri gelmeyince köydekileri bir korku kaplamıştı. Durumu merak eden köylüler köprünün yakınlarına geldiklerinde karşı tarafta dolaşan silahlı adamlar görmüşler ve bunların eşkıya olduklarını anlamışlardı. Eşkiyalar tarafından öldürülmek korkusu, onları dış dünyadan habersiz yaşamaya mahkum etmişti. Fakat yine de birkaç yılda bir de olsa cesur gençler ortaya çıkmış, köydekilerin engellemelerine göğüs gererek köprüden karşı tarafa geçmişlerdi. Karşıya geçmişlerdi geçmesine de, içlerinden köye geri dönen olmamıştı. <br />
<br />
İşte şimdi bir başkası kasabaya gitmek için yola çıkmıştı. Bu cesur genç atlı arabasını korkusuzca köprüye doğru sürdü. Karşı kıyıya geçince orman içinde devam eden yol boyunca ilerlemeye başladı. Daha yüz metre gitmeden büyük bir ağacın yol üstüne devrilmiş olduğunu gördü. Cesur genç kılıcını çekip yere atlarken haykırdı:  “ Haayt!.. Kimseniz çıkın ortaya yüzünüzü görelim!.. Böyle yol kesip eşkiyalık yapmak da ne demek oluyormuş. Sizin gibilerin hakkından gelmesini bilirim ben. “ Bunun üzerine eşkiyalar ağaçların arkasından çıkıp cesur gencin etrafını sardılar. Eşkiyaların reisi, öne çıkarak cesur gencin karşısına dikildi:  “ Bre genç “ dedi, “ ne bağırır durursun? “<br />
<br />
Cesur genç: “ Ohoo!.. Demek bunların başı sensin. Karşımda öyle dikilip durma. Hemen emir ver adamlarına kaldırın şu ağacı yol üstünden “ deyince, eşkiyalar, kahkahalarla gülmeye başladı. Reis, bu duruma çok sinirlendi ve “ Susun!.. “ diye bağırdı. Eşkiyalar susunca reis şunları söyledi:  “ Hop hop, yavaş ol aslanım!.Burada reis benim, emirleri ben veririm. Sen istemesen de, o ağaç orada kalacak. Bak aslanım, sana bir teklifim var. Biz burada yirmi kişiyiz. Bizimle baş edemezsin. Arabayı bana bedavaya sat, kılıcını elinden at, yürü git yoluna, canın nereye isterse oraya git. “ <br />
<br />
Bunun üzerine cesur genç: “ Hayır, ben teslim olmam “ dedi. “ Ölürüm daha iyi. “<br />
Reis: “ Sözlerimi yanlış anladın aslanım!..” dedi. “ Teslim olma diye bir durum ortada yok. Sen teslim olmayacaksın ki, şanınla, şerefinle gitmek istediğin yere gideceksin. Farz et ki, kılıcını düşürüp kaybettin. Farz et ki, gece ormanda uyurken yorgun olduğundan atın koşumlarını çözmeyi unuttun, at da, çekti arabayı götürdü. Ertesi sabah çok aradın arabayı ama bulamadın. İşte mesele bu kadar basit. “ <br />
<br />
Cesur genç bir an için durumunu gözden geçirdi. Bunlarla savaşmak akıl karı olmayacaktı. Biri tutup bir ok atsa oracıkta düşüp kalırdı. O zaman ne değişirdi? Bu eşkiyalar yine burada beklerdi ve köydekiler çaresizlik içinde kıvranırdı. Eğer beni bırakırlarsa kasabaya gider yardım getirir, bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündü. Ama sağ–salim gitmesine izin verirler miydi? Bunu sormak ihtiyacını hissetti: “ Yalan söylemediğine nasıl inanayım. “ <br />
<br />
“ Benim yalan söylemediğime inanman bizden korkmadığını ispatlar. Senin gibi yiğit bir gence el kaldıramam. Var şimdi git yoluna. “ Reisin bu sözleri üzerine cesur genç kılıcını yere attı ve oradan uzaklaştı. <br />
<br />
Cesur genç ertesi gün akşamüstü kasabaya vardı. Bir han odası kiralayıp, yemek yedikten sonra, uykuya daldı. Sabahleyin dinlenmiş olarak girişimlerine başladı. Üç gün boyunca çalmadık kapı, konuşmadık insan bırakmayan cesur genç, kimsenin kendisini dinlemekten başka bir şey yapmadığını görünce hayretler içinde kaldı. Buraya geldiğine bin pişman bir halde gerisin geriye dönerek tahta köprünün aşağı taraflarında köyüne ulaşabilmek için, umutsuz bir arayış içine girdi. Saatler sonra bütün çabasının boşuna olduğunu gördü. Irmağın azgın sularını aşıp karşı tarafa geçmenin olanağı yoktu. Canından bezmiş bir halde ırmak kenarına oturup etrafına bakınırken, suların üstünde bir balığın bakmakta olduğunu fark etti. Laf olsun diye balığa seslendi:  “ Ey balık!:.Keşke konuşabilseydin de, seninle iki çift laf edebilseydik. Dertliyim ben, yürekten yaralıyım ben. “ <br />
Biraz sonra cesur gencin beklemediği bir şey oldu. Dert dolu, çile dolu haykırışına balık karşılık veriyordu: “ Konuşurum tabii ki, neden konuşmayacakmışım…Bekle, şimdi yanına geliyorum. "  Balık bir kuyruk darbesiyle kıyıya ulaştı ve yakındaki bir ağacın arkasında gözden kaybolduktan bir saniye sonra,  yakışıklı bir genç olarak ortaya çıktı. “ Merhaba, ben iyilik prensiyim “ dedikten sonra onun yanına oturdu: “ Bak şimdi, benden çekinmene gerek yok. Cin, peri falan değilim. Söylediğim gibi ben iyilik prensiyim. Biz de tıpkı insanlar gibi doğarız, büyürüz, yaşlanırız. Acıkınca yemek yeriz. Okuma-yazma öğreniriz, kitap okuruz, resim yaparız. Canımız sıkılır üzülürüz, fakat üzüntülerimizi fazla önemsememeye çalışırız. Üzüntünün gelip geçici olduğuna inanırız. Ben sıkıntının, üzüntünün çaresini insanlara yardım etmekte, insanlara iyilik etmekte bulmaya çalışmış ve kendime yararım dokunmuştur. Canımın sıkıldığı, üzüldüğüm bir durum olduğu zaman birine bir iyilik yaparım mutlu olurum. Bu mutluluğun devamlılık sağlayabilmesi iyilik yapmakla, yardımlaşmakla mümkündür. Ne dersin arkadaş, söylediklerimin doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, bu yöntem denemeye değmez mi sence? “ <br />
<br />
İyilik prensinin anlattıkları cesur gencin üzerinde olumlu tesir yaptı ve şaşkınlığını tamamen yok etti. Kendisinin bir konu hakkında görüşü alınmak isteniyordu ve düşüncesini söylememesi ayıp sayılırdı: “ Şimdi sen iyilik prensi olduğundan görevin gereği herkese iyilik yapmak istiyorsun ve iyilik yaptığın insanların sevinmesi, sana teşekkür etmesi, mutlu olmanı sağlıyor. Az önce cin, peri olmadığını söylemiştin. Şu an insan görünüşündesin. İnsan kılığına girmeden önce bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Sanıyorum ki, sen bir insansın fakat seni diğer insanlardan ayıran birtakım özelliklere ve farklı düşüncelere sahipsin. Arzu ettiğin bir kılığa anında girebiliyorsun. Bu bir balık olabilir, bir kuş olabilir, bir tavşan olabilir. Düşünce farklılığı seni insanlardan kesin çizgilerle ayırır. Ben, senin yöntemini denemeye değer desem bile zannetmiyorum ki, bu yöntemi öğrenip de, denemek isteyecek bir başkası çıksın. Gelelim senin bir balık olma durumuna ve ırmakta yüzme sebebine…Sen bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Bu bir rastlantı mıydı, yoksa bir nedeni var mıydı? “ <br />
<br />
“ Ben on sekiz yaşındayım ve beş yıla yakın bir süredir bu ırmakta yüzüyorum. Seviyorum yüzmeyi. Benim için değişiklik oluyor. “ <br />
<br />
“ Demek bu ırmakta yüzmek hoşuna gidiyor. Fırsat buldukça gelip burada yüzüyorsun. Peki, çevrede olup bitenlerden haberin yok mu? Irmağın öte kıyısında bir köy var. O köyde yaşayan insanlar var. O insanlar orada hapis hayatı yaşıyorlar. Eşkiyalar tahta köprüde bekliyorlar, köydekileri köprüden geçirmiyorlar. Benden önce köprüden geçenlerin ne oldukları belli değil. Ben köprüden geçtim, fakat kılıcımı, arabamı elimden aldılar. Kendi isteğimle değil, zorla…Kasabadan yardım getirir bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündüm. Hiç kimse beni dinlemekten başka bir şey yapmadı. Sanırım olanlardan hepsinin haberi var ve yardım etmekten çekiniyorlar, korkuyorlar. Bizim köyün toprakları çok verimlidir. Piyasadaki sebze-meyve fiyatları ucuzlamasın diye geniş toprak sahibi kimselerin bir oyunu ile karşı karşıya kaldık. Sen beş yıldır bu durumun farkına varamadın mı? Vardın da yardım etmek aklına gelmedi mi? Yardım etmek istediğinde seni engelleyen ne oldu? Bu sorulara açıklık getirmeni istiyorum. Lütfen iyilik prensi, buyurun söz sırası sizin. “<br />
<br />
“ Yüzmek için buralara gelmeye başladığım ilk günlerde durumu fark ettim. O zamanlar çocuk olduğum için, ne yapacağımı bilemedim. En iyisi her şeyi gidip babama anlatmaktı. Ben de öyle yaptım. İyilik kralı olan babam, anlattıklarımdan haberi olduğunu, sorunu en ince ayrıntılarına kadar araştırdığını, yardım etme konusunda tereddüt içine düştüğünü, yardım ettiği takdirde pek çok kişinin alınyazısının bir anda değişeceğini, meselenin yetki alanı dışına taştığından duruma müdahale etmediğini ve benim olan biteni görmemezliğe gelmem gerektiğini söyleyince, babamın sözlerinin doğru olduğunu düşünüp hiçbir şeye karışmadım. “ <br />
<br />
“ Sayın iyilik prensi, iyilik ve kötülük her insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. İnsan büyüyüp geliştikçe kalp de buna paralel olarak büyür, gelişir. Kalp büyüyüp geliştikçe kalpte bulunan iyilik ve kötülük davranışlarda, hareketlerde belirmeye başlar. Çocuklara iyilik yapmanın iyi bir şey, kötülük yapmanın kötü bir şey olduğunu mutlaka anlatmalıyız. Onlara kalbindeki iyilikleri ön plana çıkarması için yardımcı olmalıyız. Çocuk, kalbindeki kötü duygulara gem vurmayı öğrenmelidir. Bunları çocuğa öğretecek olanlar davranışlarına dikkat etmek zorundadır, çünkü çocuk büyüklerinin davranışlarını, sözlerini, yaptıklarını yakından takip eder. Kendine onları örnek alır.  <br />
Buradaki silahlı adamlar iyi eğitim görmedikleri için, iyiliği bilememişler, iyi insan olamamışlar, kötü olmuşlar, eşkiya olmuşlar. Onlar bir köy halkını üzdüklerinin, acılar içinde bıraktıklarının farkında değiller. Onlara yaptıklarının doğru olmadığını anlatalım, yaptıkları yanlışı fark ettirelim. Onlarla konuşalım. Onlara iyiliğin ne olduğunu, iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini anlatalım. Ben bir insan ne kadar kötü olursa olsun, kalbinde azıcık da olsa iyi duygular kaldığına inanırım. İşte biz azıcık kalmış olan iyi duyguları harekete geçirip canlandırmaya çalışacağız. İyi duyguların ileri doğru attığı her adım kötü duyguları bir adım gerileteceğinden öyle bir an gelecek ki, iyi duygular kötü duyguları geçecektir. İyi duyguları önde olan insan, iyi insan olmuş demektir. Sayın iyilik prensi, iyilik yapmanın büyüğü, küçüğü olmaz. İyilik iyiliktir. Gel bir iyilik de bize yap. Şu eşkiyaları yakalamama yardımcı ol. Onlara her şeyi anlattığımız takdirde inanıyorum ki, tuttukları yolun yanlış olduğunu fark edip yollarını değiştireceklerdir. Bu tarafa geçeceklerdir. “ <br />
<br />
Cesur gencin daha fazla konuşmasına iyilik prensi izin vermedi. Bir eliyle onun ağzını kapatarak gülümsedi: “ Tamam… Anlatmak istediklerini çok iyi anladım. Ben bu konuyu böylesine derin düşünemedim. Şuna inandım ki, senden öğrenmem lazım gelen çok şey var. Bunları sonra konuşuruz. Bir plan dahilinde eşkiyaları yakalayalım. Onlarla sen konuş, her şeyi anlat. İyilik ne demek, bunu onlara öğret. Başarılı olacağına inancım sonsuz. “ <br />
<br />
Birkaç dakika sonra iyilik prensi bir kartal kılığına girerek eşkiyaların bulunduğu tarafa doğru uçtu. Cesur genç de yürüyerek yola çıktı. Kartal biraz sonra tahta köprünün üstünde daireler çizerek uçmaya başladı, aniden kalın bir ip oldu ve aşağıya süzüldü. Oralarda dolaşmakta olan eşkiyaları yakaladıktan sonra barınak olarak kullandıkları büyük bir mağaraya götürdü. Mağara, atlar, arabalar ve eşyalarla doluydu. Eşkiyalar bunları kasabaya gitmek isteyen köylülerden zorla almışlardı. <br />
<br />
Cesur genç mağaraya geldiğinde eşkiyaları bir köşede kıskıvrak bağlı otururlarken görünce çok sevindi. Bu sevincini onlara belli etmedi. Eğer eşkiyalar onun sevindiğini fark ederlerse kendisine kızabilirler ve onun iyilik, doğruluk hakkında söyleyeceği sözleri, vereceği nasihatleri dinlemeyebilirlerdi. Cesur genç eşkiyalarla konuştu. Onlara tuttukları yolun yanlış olduğunu, eğer isterlerse yardım edebileceğini, eşkiyalık yapmadan da bu dünyada yaşanabileceğini anlattı. Hiç kimsenin bir başkasının malını zorla alamayacağını, tam on yıldır köyde yaşayanlara hayatı zindan ettiklerini, bunun haksızlık olduğunu, bu haksızlığa neden olanları efendi olarak kabul etmeyip, kendi kendilerinin efendisi olmaları gerektiğini belirtti. <br />
Bu arada daha önce köprüden geçenlerin öldürülmediği, salıverildiği ortaya çıktı.  Eşkiyalarda pişmanlık belirtileri başlaması üzerine onları yakalamış olan kalın ip gevşedi ve sonunda çözüldü. Kalın ip insan kılığına girdi ve iyilik prensi oldu. İyilik prensi kısaca kendini tanıttıktan, onlara bundan sonraki yaşamlarında başarılar diledikten sonra, cebinden deri bir kese çıkararak saçlarından birer tel koparıp keseye atmalarını istemeyi ihmal etmedi. Böylelikle nereye giderlerse gitsinler, onların izini bulabilecek ve iyi insan olup olmadıklarını kontrol edebilecekti. <br />
<br />
Cesur genç köyünde krallar gibi karşılandı. Köyde o gece şenlikler yapıldı, eğlenceler düzenlendi, ziyafetler verildi. Herkes tahta köprünün ulaşıma açılmasının sevinci içindeydi. İyilik prensi ise, kimliğini belli etmeden bir kenarda oturup eğlenceleri izledi. O kadar güzeldi ki, karşılık beklemeden başkalarına yardımcı olabilmek, onlara mutluluk verebilmek. Varsın seni kimse tanımasın, adını kimse bilmesindi. Sen iyilik yaptığını biliyordun ya, bu sana yeterdi. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım <br />
<br />
YILDIZ AĞACI<br />
Seçme Türk Masalları<br />
Gönül Yayıncılık 2017<br />
Sayfa 36 - 50]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[CESUR GENÇ İLE İYİLİK PRENSİ<br />
Üç yanı aşılmaz karlı dağlarla çevrelenmiş, geniş ve verimli topraklara sahip bir köyün dış dünya ile irtibatını sağlayan tek yol, azgın suları olan bir ırmak üzerindeki tahta köprüydü. Bu köyde yaşayan köylüler kasabaya gitmek için ırmağın en dar kısmına yaptıkları tahta köprüden geçmek zorundaydılar. Köylüler, arabalara yükledikleri ürünleri kasabada satarlar ve neşe içinde köye dönerlerdi. On yıl vardı ki, neşe yerini kedere bırakmıştı. Bu on yıllık sürede köyden ayrılanların hiçbiri geri dönmemişti. İlk gidenler geri gelmeyince köydekileri bir korku kaplamıştı. Durumu merak eden köylüler köprünün yakınlarına geldiklerinde karşı tarafta dolaşan silahlı adamlar görmüşler ve bunların eşkıya olduklarını anlamışlardı. Eşkiyalar tarafından öldürülmek korkusu, onları dış dünyadan habersiz yaşamaya mahkum etmişti. Fakat yine de birkaç yılda bir de olsa cesur gençler ortaya çıkmış, köydekilerin engellemelerine göğüs gererek köprüden karşı tarafa geçmişlerdi. Karşıya geçmişlerdi geçmesine de, içlerinden köye geri dönen olmamıştı. <br />
<br />
İşte şimdi bir başkası kasabaya gitmek için yola çıkmıştı. Bu cesur genç atlı arabasını korkusuzca köprüye doğru sürdü. Karşı kıyıya geçince orman içinde devam eden yol boyunca ilerlemeye başladı. Daha yüz metre gitmeden büyük bir ağacın yol üstüne devrilmiş olduğunu gördü. Cesur genç kılıcını çekip yere atlarken haykırdı:  “ Haayt!.. Kimseniz çıkın ortaya yüzünüzü görelim!.. Böyle yol kesip eşkiyalık yapmak da ne demek oluyormuş. Sizin gibilerin hakkından gelmesini bilirim ben. “ Bunun üzerine eşkiyalar ağaçların arkasından çıkıp cesur gencin etrafını sardılar. Eşkiyaların reisi, öne çıkarak cesur gencin karşısına dikildi:  “ Bre genç “ dedi, “ ne bağırır durursun? “<br />
<br />
Cesur genç: “ Ohoo!.. Demek bunların başı sensin. Karşımda öyle dikilip durma. Hemen emir ver adamlarına kaldırın şu ağacı yol üstünden “ deyince, eşkiyalar, kahkahalarla gülmeye başladı. Reis, bu duruma çok sinirlendi ve “ Susun!.. “ diye bağırdı. Eşkiyalar susunca reis şunları söyledi:  “ Hop hop, yavaş ol aslanım!.Burada reis benim, emirleri ben veririm. Sen istemesen de, o ağaç orada kalacak. Bak aslanım, sana bir teklifim var. Biz burada yirmi kişiyiz. Bizimle baş edemezsin. Arabayı bana bedavaya sat, kılıcını elinden at, yürü git yoluna, canın nereye isterse oraya git. “ <br />
<br />
Bunun üzerine cesur genç: “ Hayır, ben teslim olmam “ dedi. “ Ölürüm daha iyi. “<br />
Reis: “ Sözlerimi yanlış anladın aslanım!..” dedi. “ Teslim olma diye bir durum ortada yok. Sen teslim olmayacaksın ki, şanınla, şerefinle gitmek istediğin yere gideceksin. Farz et ki, kılıcını düşürüp kaybettin. Farz et ki, gece ormanda uyurken yorgun olduğundan atın koşumlarını çözmeyi unuttun, at da, çekti arabayı götürdü. Ertesi sabah çok aradın arabayı ama bulamadın. İşte mesele bu kadar basit. “ <br />
<br />
Cesur genç bir an için durumunu gözden geçirdi. Bunlarla savaşmak akıl karı olmayacaktı. Biri tutup bir ok atsa oracıkta düşüp kalırdı. O zaman ne değişirdi? Bu eşkiyalar yine burada beklerdi ve köydekiler çaresizlik içinde kıvranırdı. Eğer beni bırakırlarsa kasabaya gider yardım getirir, bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündü. Ama sağ–salim gitmesine izin verirler miydi? Bunu sormak ihtiyacını hissetti: “ Yalan söylemediğine nasıl inanayım. “ <br />
<br />
“ Benim yalan söylemediğime inanman bizden korkmadığını ispatlar. Senin gibi yiğit bir gence el kaldıramam. Var şimdi git yoluna. “ Reisin bu sözleri üzerine cesur genç kılıcını yere attı ve oradan uzaklaştı. <br />
<br />
Cesur genç ertesi gün akşamüstü kasabaya vardı. Bir han odası kiralayıp, yemek yedikten sonra, uykuya daldı. Sabahleyin dinlenmiş olarak girişimlerine başladı. Üç gün boyunca çalmadık kapı, konuşmadık insan bırakmayan cesur genç, kimsenin kendisini dinlemekten başka bir şey yapmadığını görünce hayretler içinde kaldı. Buraya geldiğine bin pişman bir halde gerisin geriye dönerek tahta köprünün aşağı taraflarında köyüne ulaşabilmek için, umutsuz bir arayış içine girdi. Saatler sonra bütün çabasının boşuna olduğunu gördü. Irmağın azgın sularını aşıp karşı tarafa geçmenin olanağı yoktu. Canından bezmiş bir halde ırmak kenarına oturup etrafına bakınırken, suların üstünde bir balığın bakmakta olduğunu fark etti. Laf olsun diye balığa seslendi:  “ Ey balık!:.Keşke konuşabilseydin de, seninle iki çift laf edebilseydik. Dertliyim ben, yürekten yaralıyım ben. “ <br />
Biraz sonra cesur gencin beklemediği bir şey oldu. Dert dolu, çile dolu haykırışına balık karşılık veriyordu: “ Konuşurum tabii ki, neden konuşmayacakmışım…Bekle, şimdi yanına geliyorum. "  Balık bir kuyruk darbesiyle kıyıya ulaştı ve yakındaki bir ağacın arkasında gözden kaybolduktan bir saniye sonra,  yakışıklı bir genç olarak ortaya çıktı. “ Merhaba, ben iyilik prensiyim “ dedikten sonra onun yanına oturdu: “ Bak şimdi, benden çekinmene gerek yok. Cin, peri falan değilim. Söylediğim gibi ben iyilik prensiyim. Biz de tıpkı insanlar gibi doğarız, büyürüz, yaşlanırız. Acıkınca yemek yeriz. Okuma-yazma öğreniriz, kitap okuruz, resim yaparız. Canımız sıkılır üzülürüz, fakat üzüntülerimizi fazla önemsememeye çalışırız. Üzüntünün gelip geçici olduğuna inanırız. Ben sıkıntının, üzüntünün çaresini insanlara yardım etmekte, insanlara iyilik etmekte bulmaya çalışmış ve kendime yararım dokunmuştur. Canımın sıkıldığı, üzüldüğüm bir durum olduğu zaman birine bir iyilik yaparım mutlu olurum. Bu mutluluğun devamlılık sağlayabilmesi iyilik yapmakla, yardımlaşmakla mümkündür. Ne dersin arkadaş, söylediklerimin doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, bu yöntem denemeye değmez mi sence? “ <br />
<br />
İyilik prensinin anlattıkları cesur gencin üzerinde olumlu tesir yaptı ve şaşkınlığını tamamen yok etti. Kendisinin bir konu hakkında görüşü alınmak isteniyordu ve düşüncesini söylememesi ayıp sayılırdı: “ Şimdi sen iyilik prensi olduğundan görevin gereği herkese iyilik yapmak istiyorsun ve iyilik yaptığın insanların sevinmesi, sana teşekkür etmesi, mutlu olmanı sağlıyor. Az önce cin, peri olmadığını söylemiştin. Şu an insan görünüşündesin. İnsan kılığına girmeden önce bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Sanıyorum ki, sen bir insansın fakat seni diğer insanlardan ayıran birtakım özelliklere ve farklı düşüncelere sahipsin. Arzu ettiğin bir kılığa anında girebiliyorsun. Bu bir balık olabilir, bir kuş olabilir, bir tavşan olabilir. Düşünce farklılığı seni insanlardan kesin çizgilerle ayırır. Ben, senin yöntemini denemeye değer desem bile zannetmiyorum ki, bu yöntemi öğrenip de, denemek isteyecek bir başkası çıksın. Gelelim senin bir balık olma durumuna ve ırmakta yüzme sebebine…Sen bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Bu bir rastlantı mıydı, yoksa bir nedeni var mıydı? “ <br />
<br />
“ Ben on sekiz yaşındayım ve beş yıla yakın bir süredir bu ırmakta yüzüyorum. Seviyorum yüzmeyi. Benim için değişiklik oluyor. “ <br />
<br />
“ Demek bu ırmakta yüzmek hoşuna gidiyor. Fırsat buldukça gelip burada yüzüyorsun. Peki, çevrede olup bitenlerden haberin yok mu? Irmağın öte kıyısında bir köy var. O köyde yaşayan insanlar var. O insanlar orada hapis hayatı yaşıyorlar. Eşkiyalar tahta köprüde bekliyorlar, köydekileri köprüden geçirmiyorlar. Benden önce köprüden geçenlerin ne oldukları belli değil. Ben köprüden geçtim, fakat kılıcımı, arabamı elimden aldılar. Kendi isteğimle değil, zorla…Kasabadan yardım getirir bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündüm. Hiç kimse beni dinlemekten başka bir şey yapmadı. Sanırım olanlardan hepsinin haberi var ve yardım etmekten çekiniyorlar, korkuyorlar. Bizim köyün toprakları çok verimlidir. Piyasadaki sebze-meyve fiyatları ucuzlamasın diye geniş toprak sahibi kimselerin bir oyunu ile karşı karşıya kaldık. Sen beş yıldır bu durumun farkına varamadın mı? Vardın da yardım etmek aklına gelmedi mi? Yardım etmek istediğinde seni engelleyen ne oldu? Bu sorulara açıklık getirmeni istiyorum. Lütfen iyilik prensi, buyurun söz sırası sizin. “<br />
<br />
“ Yüzmek için buralara gelmeye başladığım ilk günlerde durumu fark ettim. O zamanlar çocuk olduğum için, ne yapacağımı bilemedim. En iyisi her şeyi gidip babama anlatmaktı. Ben de öyle yaptım. İyilik kralı olan babam, anlattıklarımdan haberi olduğunu, sorunu en ince ayrıntılarına kadar araştırdığını, yardım etme konusunda tereddüt içine düştüğünü, yardım ettiği takdirde pek çok kişinin alınyazısının bir anda değişeceğini, meselenin yetki alanı dışına taştığından duruma müdahale etmediğini ve benim olan biteni görmemezliğe gelmem gerektiğini söyleyince, babamın sözlerinin doğru olduğunu düşünüp hiçbir şeye karışmadım. “ <br />
<br />
“ Sayın iyilik prensi, iyilik ve kötülük her insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. İnsan büyüyüp geliştikçe kalp de buna paralel olarak büyür, gelişir. Kalp büyüyüp geliştikçe kalpte bulunan iyilik ve kötülük davranışlarda, hareketlerde belirmeye başlar. Çocuklara iyilik yapmanın iyi bir şey, kötülük yapmanın kötü bir şey olduğunu mutlaka anlatmalıyız. Onlara kalbindeki iyilikleri ön plana çıkarması için yardımcı olmalıyız. Çocuk, kalbindeki kötü duygulara gem vurmayı öğrenmelidir. Bunları çocuğa öğretecek olanlar davranışlarına dikkat etmek zorundadır, çünkü çocuk büyüklerinin davranışlarını, sözlerini, yaptıklarını yakından takip eder. Kendine onları örnek alır.  <br />
Buradaki silahlı adamlar iyi eğitim görmedikleri için, iyiliği bilememişler, iyi insan olamamışlar, kötü olmuşlar, eşkiya olmuşlar. Onlar bir köy halkını üzdüklerinin, acılar içinde bıraktıklarının farkında değiller. Onlara yaptıklarının doğru olmadığını anlatalım, yaptıkları yanlışı fark ettirelim. Onlarla konuşalım. Onlara iyiliğin ne olduğunu, iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini anlatalım. Ben bir insan ne kadar kötü olursa olsun, kalbinde azıcık da olsa iyi duygular kaldığına inanırım. İşte biz azıcık kalmış olan iyi duyguları harekete geçirip canlandırmaya çalışacağız. İyi duyguların ileri doğru attığı her adım kötü duyguları bir adım gerileteceğinden öyle bir an gelecek ki, iyi duygular kötü duyguları geçecektir. İyi duyguları önde olan insan, iyi insan olmuş demektir. Sayın iyilik prensi, iyilik yapmanın büyüğü, küçüğü olmaz. İyilik iyiliktir. Gel bir iyilik de bize yap. Şu eşkiyaları yakalamama yardımcı ol. Onlara her şeyi anlattığımız takdirde inanıyorum ki, tuttukları yolun yanlış olduğunu fark edip yollarını değiştireceklerdir. Bu tarafa geçeceklerdir. “ <br />
<br />
Cesur gencin daha fazla konuşmasına iyilik prensi izin vermedi. Bir eliyle onun ağzını kapatarak gülümsedi: “ Tamam… Anlatmak istediklerini çok iyi anladım. Ben bu konuyu böylesine derin düşünemedim. Şuna inandım ki, senden öğrenmem lazım gelen çok şey var. Bunları sonra konuşuruz. Bir plan dahilinde eşkiyaları yakalayalım. Onlarla sen konuş, her şeyi anlat. İyilik ne demek, bunu onlara öğret. Başarılı olacağına inancım sonsuz. “ <br />
<br />
Birkaç dakika sonra iyilik prensi bir kartal kılığına girerek eşkiyaların bulunduğu tarafa doğru uçtu. Cesur genç de yürüyerek yola çıktı. Kartal biraz sonra tahta köprünün üstünde daireler çizerek uçmaya başladı, aniden kalın bir ip oldu ve aşağıya süzüldü. Oralarda dolaşmakta olan eşkiyaları yakaladıktan sonra barınak olarak kullandıkları büyük bir mağaraya götürdü. Mağara, atlar, arabalar ve eşyalarla doluydu. Eşkiyalar bunları kasabaya gitmek isteyen köylülerden zorla almışlardı. <br />
<br />
Cesur genç mağaraya geldiğinde eşkiyaları bir köşede kıskıvrak bağlı otururlarken görünce çok sevindi. Bu sevincini onlara belli etmedi. Eğer eşkiyalar onun sevindiğini fark ederlerse kendisine kızabilirler ve onun iyilik, doğruluk hakkında söyleyeceği sözleri, vereceği nasihatleri dinlemeyebilirlerdi. Cesur genç eşkiyalarla konuştu. Onlara tuttukları yolun yanlış olduğunu, eğer isterlerse yardım edebileceğini, eşkiyalık yapmadan da bu dünyada yaşanabileceğini anlattı. Hiç kimsenin bir başkasının malını zorla alamayacağını, tam on yıldır köyde yaşayanlara hayatı zindan ettiklerini, bunun haksızlık olduğunu, bu haksızlığa neden olanları efendi olarak kabul etmeyip, kendi kendilerinin efendisi olmaları gerektiğini belirtti. <br />
Bu arada daha önce köprüden geçenlerin öldürülmediği, salıverildiği ortaya çıktı.  Eşkiyalarda pişmanlık belirtileri başlaması üzerine onları yakalamış olan kalın ip gevşedi ve sonunda çözüldü. Kalın ip insan kılığına girdi ve iyilik prensi oldu. İyilik prensi kısaca kendini tanıttıktan, onlara bundan sonraki yaşamlarında başarılar diledikten sonra, cebinden deri bir kese çıkararak saçlarından birer tel koparıp keseye atmalarını istemeyi ihmal etmedi. Böylelikle nereye giderlerse gitsinler, onların izini bulabilecek ve iyi insan olup olmadıklarını kontrol edebilecekti. <br />
<br />
Cesur genç köyünde krallar gibi karşılandı. Köyde o gece şenlikler yapıldı, eğlenceler düzenlendi, ziyafetler verildi. Herkes tahta köprünün ulaşıma açılmasının sevinci içindeydi. İyilik prensi ise, kimliğini belli etmeden bir kenarda oturup eğlenceleri izledi. O kadar güzeldi ki, karşılık beklemeden başkalarına yardımcı olabilmek, onlara mutluluk verebilmek. Varsın seni kimse tanımasın, adını kimse bilmesindi. Sen iyilik yaptığını biliyordun ya, bu sana yeterdi. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım <br />
<br />
YILDIZ AĞACI<br />
Seçme Türk Masalları<br />
Gönül Yayıncılık 2017<br />
Sayfa 36 - 50]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Futbolcu Ayka - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-futbolcu-ayka-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sat, 11 Oct 2025 17:45:38 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-futbolcu-ayka-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[FUTBOLCU AYKA    <br />
Ayka küçük bir çocuktu. Çok seviyordu Ayka futbol oynamayı, top peşinde koşmayı. Ayka’nın maçını seyreden bir yabancı sekiz – on çocuk arasında Ayka’yı  fark ederdi. O, maç süresince  durmaz, devamlı koşar, forvet oynamasına karşın, gol atmak kadar gol yememenin maç kazanmaktaki önemini bilir ve defanstaki arkadaşlarına yardıma gelirdi. Ayka gerçekten iyi bir golcüydü. Rakip ceza sahası içinde yakaladığı topları gole çevirirdi. Bir maçta üç – dört gol atmak Ayka için sıradan bir olaydı. Arkadaşları arasında yaptıkları maçlarda Ayka başı önde sahadan ayrılmamıştı.  Ayka büyüdükçe aralarında yaptıkları maçları yeterli görmemeye başladı. Şehrin diğer mahallelerinde bulunan çocuklarla da maç yapmalıydı. Ancak bu şekilde futbolunu ilerletebileceğini düşünüyordu. Büyüdüğü zaman iyi bir futbolcu olmak istiyordu. Ayka'nın önerisi üstüne Çelikspor kuruldu.<br />
<br />
Çelikspor ilk maçında takımda birlik olmaması ve oyuncuların gol atma sevdası yüzünden ilk devreyi 2 – 0 yenik kapadı. Devre arasında arkadaşları birbirini suçlarken, Ayka biraz ötede yere oturmuş, onları kızgın bir vaziyette izliyordu. İkinci devre takımın arka sırasında sahaya çıkan Ayka kararını çoktan vermişti. Kesinlikle ileri gitmeyecek, defansın en gerideki oyuncusu olarak oynayacaktı. İkinci devre Çelikspor’un yoğun baskısı altında başladı. Sağdan – soldan ataklar Çelikspor’dan geliyordu. Bu ataklar bir sonuca bağlanamıyor, gol olmuyordu. Ayka rakip takımın geliştirdiği ataklarda  iki – üç rakip oyuncuyla mücadele ediyor, takımı bir gol daha yemesin diye  gücünün sınırlarını sonuna kadar zorluyordu. <br />
İkinci devrenin ortalarına doğru orta sahada boş bir top yakalayan Ayka sağa doğru yöneldi. Önüne çıkan iki oyuncuyu geçtikten sonra korner direği yakınlarından topu kaleye ortaladı. Topu takip eden Çelikspor kaptanı kafa vuruşuyla ilk golü attı. Çelikspor’ lu oyuncular kaptanlarını sevinçle kucakladılar. Gollük ortayı Ayka’nın yaptığının hiçbiri farkında değildi. Ayka’ya dönüp bakan yoktu. Ayka gidip kaptanı tebrik etmedi, defanstaki görevine döndü. Maçın son dakikalarında Çelikspor bir gol attı ve maç 2 -2 berabere sona erdi. <br />
<br />
Çelikspor bir hafta sonra ikinci maçını oynamak için sahaya çıktı. Ayka listede forvet yazılmasına karşın, maç başladıktan bir – iki dakika sonra defansa döndü. Nasılsa arkadaşları bir gol atarlar ve maçtan galip ayrılırlardı. Çelikspor rakip takımdan daha atak oynuyor fakat dakikalar geçtikçe beklenen gol bir türlü gelmiyordu. İlk devre 0 – 0 sona erdi. İkinci devre Çelikspor ataklarını sıklaştırdı. Orta sahada topla buluşan Ayka topu sürmeye başladı. Üstüne gelmiyorlardı. Oyunun başından beri defansta oynadığı için dikkati çekmemişti. Ayka kaleye doğru yaklaştı. İki oyuncunun arasından sıyrıldı. Artık kaleciyle karşı karşıyaydı. Ayka sert bir şutla ilk golü attı. Golden sonra arkadaşları Ayka’yı tebrik ettiler. Daha sonra Ayka ileriye dönük oynamaya başladı. Bu, Çelikspor’a canlılık getirmişti. Sonraki dakikalarda iki gol atan Çelikspor sahadan 3 – 0 galip ayrıldı. <br />
<br />
Ayka  sonraki maçlarda  forvette oynadı, pek çok gol attı. Geçen zamanla birlikte Ayka  büyüyor, gelişiyordu. Bir gün takım kaptanı İsmail, İnegölspor genç takımından teklif aldığını, Çelikspor’dan ayrılacağını söyledi ve arkadaşlarıyla vedalaşarak gitti. Bunun üzerine Ayka, İnegöl İdmanyurdu genç takımına giderek, bu takımda oynamak istediğini söyledi. <br />
Ayka antrenman maçında 3 gol atınca teknik direktör, Ayka’yı takıma aldığını açıkladı ve başarılar diledi. Ayka sonraki antrenman maçlarında attığı gol adedini giderek fazlalaştırdı. Süratli ve hızlı oyunu sayesinde 4 – 5 gol attığı oluyordu. Takımda onun kadar gol atan oyuncu yoktu. Ayka zamanla teknik direktörün bu durumu görmezden geldiğini fark etmekte gecikmedi. Arada bir 2 – 3 gol atan oyuncu takdir edildiği, bravo, bugün çok iyisin, diyerek alkışlandığı halde kendisinin bir kez olsun tebrik edilmediğini gördükçe canı sıkılmaya başladı. Bu durumun nedenini düşünüyor fakat mantıksal bir açıklamasını yapamıyordu. <br />
<br />
Birkaç ay sonraki o son antrenman maçında Ayka’nın söylediklerinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktı. Genç takımlar arasındaki maçlar haftaya başlıyordu. Teknik direktör ideal kadroyu bugün belirleyecekti. Bazı oyuncular arkadaşlarını getirmişti. Ayka bunların çoğunu ilk kez görüyordu, daha önce antrenmana gelmemişlerdi. Teknik direktör A takımının kadrosunu okuduğunda Ayka ismi bu kadroda yoktu, A takımının yedeklerinde bile. Bu kadrodakiler devamlı olarak antrenmanlara çıkan oyunculardı. Ayka’nın  A takımında yer alması gerekirdi. Ayka, onlarla birlikte bu günler için hazırlanmış, hiçbir antrenmanı kaçırmamış, yağmur - çamur demeden antrenmanlara gelmişti. Olsun, diye düşündü, Ayka. Ben B takımında da oynar, kendimi gösteririm.<br />
<br />
B takımının kadrosu okunduğunda Ayka  isminin geçmediğini üzülerek gördü. B takımında oynayacak oyuncuların çoğu ilk kez antrenmana geliyorlardı. Teknik direktör daha sonra B takımının yedeklerini okudu. Yedekler 5 oyuncudan oluşuyordu ve son isim olarak Ayka denmişti. Takımlar sahadaki, yedekler saha kenarındaki yerlerini aldılar ve teknik direktörün düdüğüyle maç başladı. Ayka oturup kaldığı yerde hırsından titriyordu. “ Vay vay vay.. Demek öyle ha.. Demek artık kartlarını açık oynuyorsun. Ne yaptım sana ben, ne istedin benden? İkinci devre başlarken yedeklerin hepsi oyuna girecek dedin. Ne diyeyim ikinci devre görüşürüz senle. “ <br />
<br />
Birinci devre sona erdiğinde A takımı 2 – 1 galip durumdaydı. Devre arasında teknik direktör A takımı oyuncularına: “ İyi oynuyorsunuz, fakat pek çok gol pozisyonunu cömertçe harcadınız. Takımda gol kısırlığı var. Gol atın, gol.. “ dedikten sonra, A takımındaki oyunculardan bazılarını çıkarıp yerlerine A takımının tüm yedeklerini oyuna dahil etti. B takımının 3 oyuncusu oyundan çıkarıldı, yerlerine 3 yedek oyuncu alındı. Şimdi o kadar oyuncu bolluğu arasında ikinci devre bile oyuna başlayacak yeterlilikte bulunmayan B takımının 2 yedeği kalmıştı. Biri yeni gelen birisi, diğeri de Ayka? Sözde ikinci devre başlarken yedeklerin hepsi oyuna girecekti. <br />
<br />
Maçın bitmesine 15 dakika kalmıştı ki, B takımı 4. golü yedi. Durum 4 – 1 olmuştu. Bunun üzerine teknik direktör B takımından 2 oyuncuyu çıkardı ve son kalan 2 yedeği oyuna dahil etti. Ayka maçın bitmesine az bir süre kaldığının farkındaydı. Bu sürede tüm gücünü sarf edecek,  bir gol atıp, onu utandıracaktı. Ayka top nerede ise oraya koştu, çok çalıştı, kan ter içinde kaldı. Ayka’nın oyuna girdiği andan itibaren pas vermekte zorluk çekmeye başladıklarını fark eden A takımı oyuncuları şaşırmışlardı. İnanılır gibi değildi ama bir Ayka koca takıma yetiyordu. Ayka’nın korkunç presi altında giderek gerileyen A takımı defansa çekildi. <br />
<br />
Maçın başından beri dağınık bir futbol sergileyen 4 – 1 yenik durumdaki B takımı, Ayka’nın oyuna girmesiyle canlanmış,  pas hatalarını değerlendirip, nadir olarak geliştirdikleri ataklarını sıklaştırmıştı.  Topu kapan B takımı oyuncusunun gözleri Ayka’yı arıyor, eğer yakında ise, Ayka’ya pasını veriyor, topla buluşan Ayka ileri atılıyordu. Maçın bitmesine 5 dakika kalmıştı ki, rakip ceza sahasına giren bir oyuncu düşürüldü. Karar penaltıydı. İşte o an geldi diye düşündü Ayka, topu aldı, penaltı noktasına dikti. Topa vurmak için gerilirken teknik direktörün biraz ilerden, hayır Ayka, sen bırak, penaltıyı Muzaffer atsın, dediğini işitti. Kulaklarına inanamadı. Acaba yanlış mı anladım diye düşünerek sesin geldiği tarafa döndü. Teknik direktör penaltı noktasına gelerek, gel Muzaffer, penaltıyı at, deyince Ayka kahroldu. Yanlış anlamamıştı ve penaltıyı Muzaffer atacaktı. Ayka’nın sinirleri iyice gerildi. Ahlaksız diye mırıldandı. Kenara çekildi. Gol olmaz da utanırsın belki diye düşündü. Dayanamıyordu artık gururuyla bu derece oynanmasına, neredeyse patlayacaktı. Biraz sonra atılan penaltı gol olunca, B takımının yaşadığı sevinç birden üzüntüye dönüştü. <br />
<br />
Ayka patlamıştı. “ Artık senin takımında oynamam ben. Şimdi gidiyorum ve bir daha dönmeyeceğim “ diye bağırırken sırtından çıkardığı formasını yere attı. Ayka daha sonra saha dışına çıktı ve elbiselerini aldı. Peşinden gelen teknik direktör ismet rezil olmuştu. “ Dur Ayka, bari maçı tamamla “ dedi, Ayka’nın yanına gelerek. Ayka: “ Sen de maçın da yerin dibine batsın. Oynamıyorum işte “ dedikten sonra yürüdü gitti. Yolda Ayka bu olanları bir gün dünyaya duyuracağına dair kendine söz verdi. <br />
<br />
Aradan birkaç ay geçtikten sonra Ayka ve ailesi Bursa’ya taşındı. Böylesi daha iyi olacaktı. Bursa, İnegöl’den büyüktü. Pek çok takım vardı burada. Bir takıma girerdi ve futbolunu oynardı. Bir takıma girmek kolay değildi. Ayka bu şehirde kimseyi tanımıyordu, ailesi  yardımcı olamazdı. Zaman boşa geçmemeliydi. Antrenmansız geçen her gün Ayka’yı formdan düşürebilirdi. Ayka, Bursa Atatürk Stadyumu’na giderek koşu antrenmanlarına başladı. İki ay  burada koşularını sürdüren Ayka, bir gün orada tanıştığı bir koşucuya “ Ben aslında futbol oynuyordum. Bursa’ya yeni taşındık. Formumu kaybetmeyeyim diye gelip burada koşuyorum “ deyince Cavit Önge adındaki koşucu “ Ben de Muradiyespor Kulübü’nün atletizm takımındayım. Bizim kulübün futbol şubesinde gel oyna istersen “ dedi. Ayka buna çok sevindi ve ertesi gün soluğu Muradiyespor Kulübü’nde aldı.  <br />
<br />
Muradiyespor futbol takımıyla antrenmanlara başlayan Ayka diğer yandan koşu antrenmanlarını aksatmıyordu. 16 yaşında bir genç olmuştu ve  iyi bir futbolcu olmanın iyi bir kondisyonla mümkün olacağını biliyordu. Bir gün Ayka stadyumda şortla koşmuş, dinleniyordu. Sporcuları seyre dalan Ayka havanın soğuduğunu fark edememişti. Hafif bir yağmur çiseliyordu. Oldukça fazla dinlendiğini neden sonra anladı. Üşümüştü. Oturduğu yerden kalktı. Bir süre  koştuktan sonra elbiselerini giymek için içeri girdi. Ertesi gün dizlerinin sızladığını fark etti. Birkaç gün sonra zorlukla yürüyebildiğini. Ayakta dururken dizleri tutmuyordu. Sanki boşlukta dikiliyor gibi oluyordu ve bir adım atmaya kalksa yere düşecekti. <br />
<br />
Böyle anlarda tutunacak bir yer arıyordu. Bir ağaç, bir duvar oraya tutunarak ayaklarını ileri, geri oynatıyor ve biraz dinlendikten sonra yürümesi mümkün oluyordu. Ayka birkaç gün sonra hastaneye giderek muayene oldu ve verilen merhemi gece yatmadan önce dizlerine sürmeye başladı. Dizliklerini takan Ayka yatağına yatıp uyuyordu. Bir hafta süren bu zor günlerden sonra dizlerindeki sızının geçmeye başladığını gören Ayka Muradiyespor futbol takımıyla antrenmanlara çıkmaya başladı. Gece kroslarında takımın ön sırasında koşuyordu. Gündüz yapılan antrenmanlarda goller atıyordu fakat alt eşofmanının içinde dizlikleri vardı ve eğer dizlikleri olmasa ne ön sırada koşabilir ne de goller atabilirdi, bunun farkındaydı. <br />
<br />
Amatör küme maçları başlamıştı. Muradiyespor ilk maçına yeni bir teknik direktörle çıkacaktı. Takım hazırdı, kadro okunuyordu. Ayka sevindi. Santrfor oynayacaktı. O ara eski teknik direktör geldi, kulüp başkanı ve bir idareci yeni teknik direktörle bir şeyler konuştular. Ayka’nın kesik kesik de olsa duydukları şunlardı: Bak iki ayağında da dizlik var…” <br />
<br />
Ayka’nın oynatılmadığı o ilk maçta Muradiyespor 0 – 0 berabere kaldı. Kadrodan çıkarılmış ve maçı tribünlerden izlemek zorunda bırakılmıştı. Ayka birkaç ay bu duruma tahammül ettikten sonra takımdan ayrıldı. Asla tahmin edilemeyecek kadar çok üzülüyordu. Stadyumda koşuyor ve ağırlık çalışması yapıyordu. Bu durum  bir yıl iki ay sürdü ve  Bursaspor Genç Takımı’na girdi. Bir ay süren futbol derslerinden sonra sahaya inildi ve Ayka ne yazık ki seçilemedi. Tek maçta ne oynayabilirsen oynayacaktın. Hünerini gösterip takıma girecektin. <br />
O maçta Ayka biraz da tutuk oynamıştı, fakat seçilememesini şuna bağlıyordu:  “ Kaleciler ayrıldı, diğer oyuncular defans, orta saha, forvet diye ayrıldı. Ben forvet oynayanlar tarafına geçtim. Teknik direktör necmi güzey, sen sol açık oyna, dedi. Ben santrforum, defansta oynadım, sol açıkta oynamamıştım. Sol açık oynayanın sol ayağı  iyi olmalı. Maç boyunca soldan ataklar yaptım. Topu düşe kalka sürdüm götürdüm. Karşı takımın defansı tekme atmakta ustaydı. Sağ ayağım Türkiye haritasına dönmüştü. Kale önüne çok orta yaptım. Yanlış pas verdiğim durumlar oldu. Pas hatası yapan tek ben değildim. Ben  maçta çok iyi oynayamadım. Eğer seçilebilseydim o takıma gerçekten çok iyi olacaktı. “ <br />
<br />
Ayka daha sonra İvazpaşa adındaki amatör küme takımına girerek, bu takımla antrenmanlara başladı. Umut doluydu yüreği kar, yağmur, çamur demeden koşuyordu antrenmanlara. Onun bu iyi niyetli var olma savaşı görmezden gelinemezdi. Uludağ yolunda yapılan bir gece krosundan sonra idarecilerden biri: “ Ayka, amatör küme maçları yakında başlıyor. Evrakları getir, sana lisans çıkartalım “ deyince Ayka, “ Olur. Yarın evrakları kulübe getiririm “ dedi. Ertesi gün Ayka evrakları kulübe getirip idareciye teslim etti. <br />
<br />
İvazpaşa takımının antrenman maçlarında Ayka eskisi gibi birbiri ardı sıra goller atmıyordu. Defans-orta saha karışımı bir futbol oynuyordu. Burada biraz şaşırmamak elde değil. Hani Ayka gol demekti? Bu büyük değişimin sebebi neydi? Bu durumun açıklamasını, aradan uzun yıllar geçmesine karşın, o günleri unutmamış olan Ayka’dan alalım: “ Sebeplerden birincisi, takımdaki pek çok oyuncu yıllardır bu takımda oynuyor. Takımın golcüsü var. Antrenman maçlarında bir-iki gol attığı oluyordu ama attığından fazlasını kaçırıyordu. İkincisi, şimdiye kadar  çok gol atmıştım da ne olmuştu? Neden attığım goller önemsenmiyordu?  Golü ikinci plana atıp takımda tutunmak, kalıcı olmak istiyordum. Oyuncu defansta oynuyordu, gol atmıyordu, fakat amatör küme maçlarında sahaya çıkıp takımdaki yerini alacaktı. “ <br />
<br />
Aradan günler, haftalar geçmiş ve amatör küme maçları başlamıştı. Maç olduğu günler Ayka takımda oynama umuduyla bir o sahaya, bir bu sahaya koştu.  Maç öncesinde takım kadrosu okunduktan sonra ortadan kayboluyordu. Sanki takımın maçını seyretse daha mı iyi olacaktı? Yenilip duruyorlardı. Belki de Ayka’nın lisansı çıkmadığı için kadroya almıyorlardı. Başkasının lisansı iki ay içinde çıkıyordu da Ayka’nın lisansı dört aydır niye çıkmıyordu? İdareci başvuruyu yapmış mıydı? Bu öğrenilemedi. Lisans çıktıysa Ayka’ya haber vermek gerekmez miydi? Haber vermesen bile alın işte Ayka’yı kadroya, çıksın sahaya oynasın futbolunu, takıma güç katsın. Koy Ayka’yı defansa defansını sağlamlaştır. Maçta gol atamıyordu takım, bari gol yemezsin, berabere kalır, bir puanı kaparsın. <br />
<br />
Mudanya’ya maça gidilmişti. Saha çamur içindeydi. Saha kenarındaki karlar  erimemişti. Maç iptal edildi. İşte o günden sonra Ayka bu takımın ne maçına, ne antrenmanına gitti. Maçlarda oynama ümidi kalmamıştı. Yeniden bir takımda futbol oynamaya teşebbüs etmek yeni sıkıntılara, üzüntülere kucak açmak demekti. Ayka yorulmuştu, bitmişti. Bir zamanlar futbolcu olmak onun en büyük idealiydi. Genç Ayka yine güçlüydü, ideal yine vardı, fakat ideale ulaşmak için önüne çıkarılan engeller tükenmek bilmiyordu. Her defasında bir sonraki engeli aşmak çok daha zor oluyordu. Çaresizlik sonsuz düş kırıklıklarına yol açıyordu. Zamanla düş yabancılaşıyordu. Sen hem kendi kendine yabancılaştın, hem de düşün sana yabancılaştı, bu tarafta, ideal istesen de istemesen de sana yabancılaşır.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[FUTBOLCU AYKA    <br />
Ayka küçük bir çocuktu. Çok seviyordu Ayka futbol oynamayı, top peşinde koşmayı. Ayka’nın maçını seyreden bir yabancı sekiz – on çocuk arasında Ayka’yı  fark ederdi. O, maç süresince  durmaz, devamlı koşar, forvet oynamasına karşın, gol atmak kadar gol yememenin maç kazanmaktaki önemini bilir ve defanstaki arkadaşlarına yardıma gelirdi. Ayka gerçekten iyi bir golcüydü. Rakip ceza sahası içinde yakaladığı topları gole çevirirdi. Bir maçta üç – dört gol atmak Ayka için sıradan bir olaydı. Arkadaşları arasında yaptıkları maçlarda Ayka başı önde sahadan ayrılmamıştı.  Ayka büyüdükçe aralarında yaptıkları maçları yeterli görmemeye başladı. Şehrin diğer mahallelerinde bulunan çocuklarla da maç yapmalıydı. Ancak bu şekilde futbolunu ilerletebileceğini düşünüyordu. Büyüdüğü zaman iyi bir futbolcu olmak istiyordu. Ayka'nın önerisi üstüne Çelikspor kuruldu.<br />
<br />
Çelikspor ilk maçında takımda birlik olmaması ve oyuncuların gol atma sevdası yüzünden ilk devreyi 2 – 0 yenik kapadı. Devre arasında arkadaşları birbirini suçlarken, Ayka biraz ötede yere oturmuş, onları kızgın bir vaziyette izliyordu. İkinci devre takımın arka sırasında sahaya çıkan Ayka kararını çoktan vermişti. Kesinlikle ileri gitmeyecek, defansın en gerideki oyuncusu olarak oynayacaktı. İkinci devre Çelikspor’un yoğun baskısı altında başladı. Sağdan – soldan ataklar Çelikspor’dan geliyordu. Bu ataklar bir sonuca bağlanamıyor, gol olmuyordu. Ayka rakip takımın geliştirdiği ataklarda  iki – üç rakip oyuncuyla mücadele ediyor, takımı bir gol daha yemesin diye  gücünün sınırlarını sonuna kadar zorluyordu. <br />
İkinci devrenin ortalarına doğru orta sahada boş bir top yakalayan Ayka sağa doğru yöneldi. Önüne çıkan iki oyuncuyu geçtikten sonra korner direği yakınlarından topu kaleye ortaladı. Topu takip eden Çelikspor kaptanı kafa vuruşuyla ilk golü attı. Çelikspor’ lu oyuncular kaptanlarını sevinçle kucakladılar. Gollük ortayı Ayka’nın yaptığının hiçbiri farkında değildi. Ayka’ya dönüp bakan yoktu. Ayka gidip kaptanı tebrik etmedi, defanstaki görevine döndü. Maçın son dakikalarında Çelikspor bir gol attı ve maç 2 -2 berabere sona erdi. <br />
<br />
Çelikspor bir hafta sonra ikinci maçını oynamak için sahaya çıktı. Ayka listede forvet yazılmasına karşın, maç başladıktan bir – iki dakika sonra defansa döndü. Nasılsa arkadaşları bir gol atarlar ve maçtan galip ayrılırlardı. Çelikspor rakip takımdan daha atak oynuyor fakat dakikalar geçtikçe beklenen gol bir türlü gelmiyordu. İlk devre 0 – 0 sona erdi. İkinci devre Çelikspor ataklarını sıklaştırdı. Orta sahada topla buluşan Ayka topu sürmeye başladı. Üstüne gelmiyorlardı. Oyunun başından beri defansta oynadığı için dikkati çekmemişti. Ayka kaleye doğru yaklaştı. İki oyuncunun arasından sıyrıldı. Artık kaleciyle karşı karşıyaydı. Ayka sert bir şutla ilk golü attı. Golden sonra arkadaşları Ayka’yı tebrik ettiler. Daha sonra Ayka ileriye dönük oynamaya başladı. Bu, Çelikspor’a canlılık getirmişti. Sonraki dakikalarda iki gol atan Çelikspor sahadan 3 – 0 galip ayrıldı. <br />
<br />
Ayka  sonraki maçlarda  forvette oynadı, pek çok gol attı. Geçen zamanla birlikte Ayka  büyüyor, gelişiyordu. Bir gün takım kaptanı İsmail, İnegölspor genç takımından teklif aldığını, Çelikspor’dan ayrılacağını söyledi ve arkadaşlarıyla vedalaşarak gitti. Bunun üzerine Ayka, İnegöl İdmanyurdu genç takımına giderek, bu takımda oynamak istediğini söyledi. <br />
Ayka antrenman maçında 3 gol atınca teknik direktör, Ayka’yı takıma aldığını açıkladı ve başarılar diledi. Ayka sonraki antrenman maçlarında attığı gol adedini giderek fazlalaştırdı. Süratli ve hızlı oyunu sayesinde 4 – 5 gol attığı oluyordu. Takımda onun kadar gol atan oyuncu yoktu. Ayka zamanla teknik direktörün bu durumu görmezden geldiğini fark etmekte gecikmedi. Arada bir 2 – 3 gol atan oyuncu takdir edildiği, bravo, bugün çok iyisin, diyerek alkışlandığı halde kendisinin bir kez olsun tebrik edilmediğini gördükçe canı sıkılmaya başladı. Bu durumun nedenini düşünüyor fakat mantıksal bir açıklamasını yapamıyordu. <br />
<br />
Birkaç ay sonraki o son antrenman maçında Ayka’nın söylediklerinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktı. Genç takımlar arasındaki maçlar haftaya başlıyordu. Teknik direktör ideal kadroyu bugün belirleyecekti. Bazı oyuncular arkadaşlarını getirmişti. Ayka bunların çoğunu ilk kez görüyordu, daha önce antrenmana gelmemişlerdi. Teknik direktör A takımının kadrosunu okuduğunda Ayka ismi bu kadroda yoktu, A takımının yedeklerinde bile. Bu kadrodakiler devamlı olarak antrenmanlara çıkan oyunculardı. Ayka’nın  A takımında yer alması gerekirdi. Ayka, onlarla birlikte bu günler için hazırlanmış, hiçbir antrenmanı kaçırmamış, yağmur - çamur demeden antrenmanlara gelmişti. Olsun, diye düşündü, Ayka. Ben B takımında da oynar, kendimi gösteririm.<br />
<br />
B takımının kadrosu okunduğunda Ayka  isminin geçmediğini üzülerek gördü. B takımında oynayacak oyuncuların çoğu ilk kez antrenmana geliyorlardı. Teknik direktör daha sonra B takımının yedeklerini okudu. Yedekler 5 oyuncudan oluşuyordu ve son isim olarak Ayka denmişti. Takımlar sahadaki, yedekler saha kenarındaki yerlerini aldılar ve teknik direktörün düdüğüyle maç başladı. Ayka oturup kaldığı yerde hırsından titriyordu. “ Vay vay vay.. Demek öyle ha.. Demek artık kartlarını açık oynuyorsun. Ne yaptım sana ben, ne istedin benden? İkinci devre başlarken yedeklerin hepsi oyuna girecek dedin. Ne diyeyim ikinci devre görüşürüz senle. “ <br />
<br />
Birinci devre sona erdiğinde A takımı 2 – 1 galip durumdaydı. Devre arasında teknik direktör A takımı oyuncularına: “ İyi oynuyorsunuz, fakat pek çok gol pozisyonunu cömertçe harcadınız. Takımda gol kısırlığı var. Gol atın, gol.. “ dedikten sonra, A takımındaki oyunculardan bazılarını çıkarıp yerlerine A takımının tüm yedeklerini oyuna dahil etti. B takımının 3 oyuncusu oyundan çıkarıldı, yerlerine 3 yedek oyuncu alındı. Şimdi o kadar oyuncu bolluğu arasında ikinci devre bile oyuna başlayacak yeterlilikte bulunmayan B takımının 2 yedeği kalmıştı. Biri yeni gelen birisi, diğeri de Ayka? Sözde ikinci devre başlarken yedeklerin hepsi oyuna girecekti. <br />
<br />
Maçın bitmesine 15 dakika kalmıştı ki, B takımı 4. golü yedi. Durum 4 – 1 olmuştu. Bunun üzerine teknik direktör B takımından 2 oyuncuyu çıkardı ve son kalan 2 yedeği oyuna dahil etti. Ayka maçın bitmesine az bir süre kaldığının farkındaydı. Bu sürede tüm gücünü sarf edecek,  bir gol atıp, onu utandıracaktı. Ayka top nerede ise oraya koştu, çok çalıştı, kan ter içinde kaldı. Ayka’nın oyuna girdiği andan itibaren pas vermekte zorluk çekmeye başladıklarını fark eden A takımı oyuncuları şaşırmışlardı. İnanılır gibi değildi ama bir Ayka koca takıma yetiyordu. Ayka’nın korkunç presi altında giderek gerileyen A takımı defansa çekildi. <br />
<br />
Maçın başından beri dağınık bir futbol sergileyen 4 – 1 yenik durumdaki B takımı, Ayka’nın oyuna girmesiyle canlanmış,  pas hatalarını değerlendirip, nadir olarak geliştirdikleri ataklarını sıklaştırmıştı.  Topu kapan B takımı oyuncusunun gözleri Ayka’yı arıyor, eğer yakında ise, Ayka’ya pasını veriyor, topla buluşan Ayka ileri atılıyordu. Maçın bitmesine 5 dakika kalmıştı ki, rakip ceza sahasına giren bir oyuncu düşürüldü. Karar penaltıydı. İşte o an geldi diye düşündü Ayka, topu aldı, penaltı noktasına dikti. Topa vurmak için gerilirken teknik direktörün biraz ilerden, hayır Ayka, sen bırak, penaltıyı Muzaffer atsın, dediğini işitti. Kulaklarına inanamadı. Acaba yanlış mı anladım diye düşünerek sesin geldiği tarafa döndü. Teknik direktör penaltı noktasına gelerek, gel Muzaffer, penaltıyı at, deyince Ayka kahroldu. Yanlış anlamamıştı ve penaltıyı Muzaffer atacaktı. Ayka’nın sinirleri iyice gerildi. Ahlaksız diye mırıldandı. Kenara çekildi. Gol olmaz da utanırsın belki diye düşündü. Dayanamıyordu artık gururuyla bu derece oynanmasına, neredeyse patlayacaktı. Biraz sonra atılan penaltı gol olunca, B takımının yaşadığı sevinç birden üzüntüye dönüştü. <br />
<br />
Ayka patlamıştı. “ Artık senin takımında oynamam ben. Şimdi gidiyorum ve bir daha dönmeyeceğim “ diye bağırırken sırtından çıkardığı formasını yere attı. Ayka daha sonra saha dışına çıktı ve elbiselerini aldı. Peşinden gelen teknik direktör ismet rezil olmuştu. “ Dur Ayka, bari maçı tamamla “ dedi, Ayka’nın yanına gelerek. Ayka: “ Sen de maçın da yerin dibine batsın. Oynamıyorum işte “ dedikten sonra yürüdü gitti. Yolda Ayka bu olanları bir gün dünyaya duyuracağına dair kendine söz verdi. <br />
<br />
Aradan birkaç ay geçtikten sonra Ayka ve ailesi Bursa’ya taşındı. Böylesi daha iyi olacaktı. Bursa, İnegöl’den büyüktü. Pek çok takım vardı burada. Bir takıma girerdi ve futbolunu oynardı. Bir takıma girmek kolay değildi. Ayka bu şehirde kimseyi tanımıyordu, ailesi  yardımcı olamazdı. Zaman boşa geçmemeliydi. Antrenmansız geçen her gün Ayka’yı formdan düşürebilirdi. Ayka, Bursa Atatürk Stadyumu’na giderek koşu antrenmanlarına başladı. İki ay  burada koşularını sürdüren Ayka, bir gün orada tanıştığı bir koşucuya “ Ben aslında futbol oynuyordum. Bursa’ya yeni taşındık. Formumu kaybetmeyeyim diye gelip burada koşuyorum “ deyince Cavit Önge adındaki koşucu “ Ben de Muradiyespor Kulübü’nün atletizm takımındayım. Bizim kulübün futbol şubesinde gel oyna istersen “ dedi. Ayka buna çok sevindi ve ertesi gün soluğu Muradiyespor Kulübü’nde aldı.  <br />
<br />
Muradiyespor futbol takımıyla antrenmanlara başlayan Ayka diğer yandan koşu antrenmanlarını aksatmıyordu. 16 yaşında bir genç olmuştu ve  iyi bir futbolcu olmanın iyi bir kondisyonla mümkün olacağını biliyordu. Bir gün Ayka stadyumda şortla koşmuş, dinleniyordu. Sporcuları seyre dalan Ayka havanın soğuduğunu fark edememişti. Hafif bir yağmur çiseliyordu. Oldukça fazla dinlendiğini neden sonra anladı. Üşümüştü. Oturduğu yerden kalktı. Bir süre  koştuktan sonra elbiselerini giymek için içeri girdi. Ertesi gün dizlerinin sızladığını fark etti. Birkaç gün sonra zorlukla yürüyebildiğini. Ayakta dururken dizleri tutmuyordu. Sanki boşlukta dikiliyor gibi oluyordu ve bir adım atmaya kalksa yere düşecekti. <br />
<br />
Böyle anlarda tutunacak bir yer arıyordu. Bir ağaç, bir duvar oraya tutunarak ayaklarını ileri, geri oynatıyor ve biraz dinlendikten sonra yürümesi mümkün oluyordu. Ayka birkaç gün sonra hastaneye giderek muayene oldu ve verilen merhemi gece yatmadan önce dizlerine sürmeye başladı. Dizliklerini takan Ayka yatağına yatıp uyuyordu. Bir hafta süren bu zor günlerden sonra dizlerindeki sızının geçmeye başladığını gören Ayka Muradiyespor futbol takımıyla antrenmanlara çıkmaya başladı. Gece kroslarında takımın ön sırasında koşuyordu. Gündüz yapılan antrenmanlarda goller atıyordu fakat alt eşofmanının içinde dizlikleri vardı ve eğer dizlikleri olmasa ne ön sırada koşabilir ne de goller atabilirdi, bunun farkındaydı. <br />
<br />
Amatör küme maçları başlamıştı. Muradiyespor ilk maçına yeni bir teknik direktörle çıkacaktı. Takım hazırdı, kadro okunuyordu. Ayka sevindi. Santrfor oynayacaktı. O ara eski teknik direktör geldi, kulüp başkanı ve bir idareci yeni teknik direktörle bir şeyler konuştular. Ayka’nın kesik kesik de olsa duydukları şunlardı: Bak iki ayağında da dizlik var…” <br />
<br />
Ayka’nın oynatılmadığı o ilk maçta Muradiyespor 0 – 0 berabere kaldı. Kadrodan çıkarılmış ve maçı tribünlerden izlemek zorunda bırakılmıştı. Ayka birkaç ay bu duruma tahammül ettikten sonra takımdan ayrıldı. Asla tahmin edilemeyecek kadar çok üzülüyordu. Stadyumda koşuyor ve ağırlık çalışması yapıyordu. Bu durum  bir yıl iki ay sürdü ve  Bursaspor Genç Takımı’na girdi. Bir ay süren futbol derslerinden sonra sahaya inildi ve Ayka ne yazık ki seçilemedi. Tek maçta ne oynayabilirsen oynayacaktın. Hünerini gösterip takıma girecektin. <br />
O maçta Ayka biraz da tutuk oynamıştı, fakat seçilememesini şuna bağlıyordu:  “ Kaleciler ayrıldı, diğer oyuncular defans, orta saha, forvet diye ayrıldı. Ben forvet oynayanlar tarafına geçtim. Teknik direktör necmi güzey, sen sol açık oyna, dedi. Ben santrforum, defansta oynadım, sol açıkta oynamamıştım. Sol açık oynayanın sol ayağı  iyi olmalı. Maç boyunca soldan ataklar yaptım. Topu düşe kalka sürdüm götürdüm. Karşı takımın defansı tekme atmakta ustaydı. Sağ ayağım Türkiye haritasına dönmüştü. Kale önüne çok orta yaptım. Yanlış pas verdiğim durumlar oldu. Pas hatası yapan tek ben değildim. Ben  maçta çok iyi oynayamadım. Eğer seçilebilseydim o takıma gerçekten çok iyi olacaktı. “ <br />
<br />
Ayka daha sonra İvazpaşa adındaki amatör küme takımına girerek, bu takımla antrenmanlara başladı. Umut doluydu yüreği kar, yağmur, çamur demeden koşuyordu antrenmanlara. Onun bu iyi niyetli var olma savaşı görmezden gelinemezdi. Uludağ yolunda yapılan bir gece krosundan sonra idarecilerden biri: “ Ayka, amatör küme maçları yakında başlıyor. Evrakları getir, sana lisans çıkartalım “ deyince Ayka, “ Olur. Yarın evrakları kulübe getiririm “ dedi. Ertesi gün Ayka evrakları kulübe getirip idareciye teslim etti. <br />
<br />
İvazpaşa takımının antrenman maçlarında Ayka eskisi gibi birbiri ardı sıra goller atmıyordu. Defans-orta saha karışımı bir futbol oynuyordu. Burada biraz şaşırmamak elde değil. Hani Ayka gol demekti? Bu büyük değişimin sebebi neydi? Bu durumun açıklamasını, aradan uzun yıllar geçmesine karşın, o günleri unutmamış olan Ayka’dan alalım: “ Sebeplerden birincisi, takımdaki pek çok oyuncu yıllardır bu takımda oynuyor. Takımın golcüsü var. Antrenman maçlarında bir-iki gol attığı oluyordu ama attığından fazlasını kaçırıyordu. İkincisi, şimdiye kadar  çok gol atmıştım da ne olmuştu? Neden attığım goller önemsenmiyordu?  Golü ikinci plana atıp takımda tutunmak, kalıcı olmak istiyordum. Oyuncu defansta oynuyordu, gol atmıyordu, fakat amatör küme maçlarında sahaya çıkıp takımdaki yerini alacaktı. “ <br />
<br />
Aradan günler, haftalar geçmiş ve amatör küme maçları başlamıştı. Maç olduğu günler Ayka takımda oynama umuduyla bir o sahaya, bir bu sahaya koştu.  Maç öncesinde takım kadrosu okunduktan sonra ortadan kayboluyordu. Sanki takımın maçını seyretse daha mı iyi olacaktı? Yenilip duruyorlardı. Belki de Ayka’nın lisansı çıkmadığı için kadroya almıyorlardı. Başkasının lisansı iki ay içinde çıkıyordu da Ayka’nın lisansı dört aydır niye çıkmıyordu? İdareci başvuruyu yapmış mıydı? Bu öğrenilemedi. Lisans çıktıysa Ayka’ya haber vermek gerekmez miydi? Haber vermesen bile alın işte Ayka’yı kadroya, çıksın sahaya oynasın futbolunu, takıma güç katsın. Koy Ayka’yı defansa defansını sağlamlaştır. Maçta gol atamıyordu takım, bari gol yemezsin, berabere kalır, bir puanı kaparsın. <br />
<br />
Mudanya’ya maça gidilmişti. Saha çamur içindeydi. Saha kenarındaki karlar  erimemişti. Maç iptal edildi. İşte o günden sonra Ayka bu takımın ne maçına, ne antrenmanına gitti. Maçlarda oynama ümidi kalmamıştı. Yeniden bir takımda futbol oynamaya teşebbüs etmek yeni sıkıntılara, üzüntülere kucak açmak demekti. Ayka yorulmuştu, bitmişti. Bir zamanlar futbolcu olmak onun en büyük idealiydi. Genç Ayka yine güçlüydü, ideal yine vardı, fakat ideale ulaşmak için önüne çıkarılan engeller tükenmek bilmiyordu. Her defasında bir sonraki engeli aşmak çok daha zor oluyordu. Çaresizlik sonsuz düş kırıklıklarına yol açıyordu. Zamanla düş yabancılaşıyordu. Sen hem kendi kendine yabancılaştın, hem de düşün sana yabancılaştı, bu tarafta, ideal istesen de istemesen de sana yabancılaşır.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Portekiz'de  Yapılan  5. Piri Reis Kongre Kitabında Hikayelerim Çıktı]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-portekiz-de%C2%A0-yapilan%C2%A0-5-piri-reis-kongre-kitabinda-hikayelerim-cikti.html</link>
			<pubDate>Wed, 04 Jun 2025 21:12:42 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-portekiz-de%C2%A0-yapilan%C2%A0-5-piri-reis-kongre-kitabinda-hikayelerim-cikti.html</guid>
			<description><![CDATA[Portekiz'in Başkenti Lizbon'da 13-14-Temmuz-2022 Tarihinde Yapılan 5. Uluslararası Piri Reis Kongre Kitabında Hikayelerim Çıktı<br />
<br />
Karagöz İle Hacivat: Parayı Kim Buldu?        Sayfa: 7-8 <br />
Karagöz İle Hacivat: Hacivat'ın Atı        Sayfa: 9-10<br />
Ben Serdar Yıldırım. Hikayelerin üstünde 7. sayfada adım yazmaktadır.<br />
KAYNAKÇA: MAARİF VAKFI. 2019. Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi Programı.<br />
(YILDIRIM, SERDAR (Bağımsız Yayıncı/Araştırmacı)  11.sayfada.<br />
<br />
YAZDIĞIM BU HİKAYELER PORTEKİZ'İN BAŞKENTİ LİZBON'DA 13-14-TEMMUZ-2022 TARİHİNDE YAPILAN 5. ULUSLARARASI PİRİ REİS KONGRE KİTABINDA ÇIKTI.<br />
5. INTERNATIONAL<br />
PİRİ REİS CONFERENCE ON LINGUISTIC, HISTORY &amp; GEOGRAPHY <br />
5. ULUSLARARASI<br />
PİRİ REİS DİLBİLİM, TARİH VE COĞRAFYA KONFERANSI<br />
Düzenleme Kurulu<br />
Prof. Dr. Ana CAMPINA  - Universidade Fernando Pessoa, Porto<br />
Prof. Dr. Carlos RODRIGUES  - Universidade Fernando Pessoa, Porto<br />
Prof. Dr. Álvaro Campelo – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal<br />
Prof. Dr. Elsa Simões – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal<br />
Prof. Dr. Vitor Teixeira – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal<br />
Prof. Dr. M. Salih MERCAN - Bitlis Eren Üniversitesi<br />
Prof. Dr. Muhittin ELİAÇIK - Kırıkkale Üniversitesi<br />
Dos. Asif Cavadov - Rektorun baş müşaviri<br />
Elsevər Nağıyev - Rektorun müşaviri<br />
Dos.Vasif Həsənov - İnnovasiyalar Departamentinin direktoru<br />
Ruslan Məmmədov - Beynəlxalq əlaqələr şöbəsinin müdiri<br />
Assist. Prof. Dr. Amira AMOURI- University of Sfax, Tunisia<br />
Assist. Prof. Dr. Hamza Khalifa Ibrahim- Higher Institute of Medical Sciences, Libya<br />
Assist. Prof. Dr. Ethar Abdul Mohsen Qasim Al-Mayahi- University of Kufa, Iraq<br />
Assist. Prof. Dr. Mohamed Ahmeid- Newcastle University, United Kingdom<br />
Assist. Prof. Dr. Reham Ershaid Nusair- University Science Islam Malaysia, Malaysia<br />
Assist. Prof. Dr. Ismail Kakaravada- PVP Siddhartha Institute of Technology, India<br />
<br />
<a href="https://www.izdas.org/_files/ugd/d0a9b7_f42edd7f6c7347ada2ed52f537dd50cb.pdf" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.izdas.org/_files/ugd/d0a9b7_...dd50cb.pdf</a>?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Portekiz'in Başkenti Lizbon'da 13-14-Temmuz-2022 Tarihinde Yapılan 5. Uluslararası Piri Reis Kongre Kitabında Hikayelerim Çıktı<br />
<br />
Karagöz İle Hacivat: Parayı Kim Buldu?        Sayfa: 7-8 <br />
Karagöz İle Hacivat: Hacivat'ın Atı        Sayfa: 9-10<br />
Ben Serdar Yıldırım. Hikayelerin üstünde 7. sayfada adım yazmaktadır.<br />
KAYNAKÇA: MAARİF VAKFI. 2019. Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi Programı.<br />
(YILDIRIM, SERDAR (Bağımsız Yayıncı/Araştırmacı)  11.sayfada.<br />
<br />
YAZDIĞIM BU HİKAYELER PORTEKİZ'İN BAŞKENTİ LİZBON'DA 13-14-TEMMUZ-2022 TARİHİNDE YAPILAN 5. ULUSLARARASI PİRİ REİS KONGRE KİTABINDA ÇIKTI.<br />
5. INTERNATIONAL<br />
PİRİ REİS CONFERENCE ON LINGUISTIC, HISTORY &amp; GEOGRAPHY <br />
5. ULUSLARARASI<br />
PİRİ REİS DİLBİLİM, TARİH VE COĞRAFYA KONFERANSI<br />
Düzenleme Kurulu<br />
Prof. Dr. Ana CAMPINA  - Universidade Fernando Pessoa, Porto<br />
Prof. Dr. Carlos RODRIGUES  - Universidade Fernando Pessoa, Porto<br />
Prof. Dr. Álvaro Campelo – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal<br />
Prof. Dr. Elsa Simões – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal<br />
Prof. Dr. Vitor Teixeira – Universidade Fernando Pessoa, Porto, Portugal<br />
Prof. Dr. M. Salih MERCAN - Bitlis Eren Üniversitesi<br />
Prof. Dr. Muhittin ELİAÇIK - Kırıkkale Üniversitesi<br />
Dos. Asif Cavadov - Rektorun baş müşaviri<br />
Elsevər Nağıyev - Rektorun müşaviri<br />
Dos.Vasif Həsənov - İnnovasiyalar Departamentinin direktoru<br />
Ruslan Məmmədov - Beynəlxalq əlaqələr şöbəsinin müdiri<br />
Assist. Prof. Dr. Amira AMOURI- University of Sfax, Tunisia<br />
Assist. Prof. Dr. Hamza Khalifa Ibrahim- Higher Institute of Medical Sciences, Libya<br />
Assist. Prof. Dr. Ethar Abdul Mohsen Qasim Al-Mayahi- University of Kufa, Iraq<br />
Assist. Prof. Dr. Mohamed Ahmeid- Newcastle University, United Kingdom<br />
Assist. Prof. Dr. Reham Ershaid Nusair- University Science Islam Malaysia, Malaysia<br />
Assist. Prof. Dr. Ismail Kakaravada- PVP Siddhartha Institute of Technology, India<br />
<br />
<a href="https://www.izdas.org/_files/ugd/d0a9b7_f42edd7f6c7347ada2ed52f537dd50cb.pdf" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.izdas.org/_files/ugd/d0a9b7_...dd50cb.pdf</a>?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çaydanlık İle Çay Bardakları - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-caydanlik-ile-cay-bardaklari-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Wed, 04 Jun 2025 21:09:32 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-caydanlik-ile-cay-bardaklari-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[ÇAYDANLIK İLE ÇAY BARDAKLARI <br />
Bursa'da bir evde çaydanlık ile çay bardağı sandalyelerine oturmuşlar, önlerindeki masanın üstünde bulunan zaman makinesini bilinen yer ve tarihlere ayarlayıp, ekranda görmek istedikleri görüntüleri netleştirmeye çalışıyorlardı. Görüntü net olursa değer kazanırdı. Görüntünün bulanıklaştığı bir ekranda görülenler çaydanlıkla çay bardağının umurunda değildi. Onlar bir taraftan zaman makinesinin zaman ayarını yaparken  diğer taraftan konuşuyorlardı:<br />
---- Gerçekleştirilmek istenen iş çabucak olmaz da  giderek gerilerse yani umut kıvılcımları ümitleri gerektiği şekilde aydınlatamazsa ve belki de binlerce olan bu kıvılcımlar birer birer sönmeye başlarsa, sence bu durum gerçekleştirilmek istenen işi gerçekleştirmeye çalışanda birtakım düş kırıklıklarına yol açar mı?<br />
---- Çaydanlık, senin sorduğun soru bende birtakım çağrışımlar uyandırdı. Bu çağrışımları dilersen yeri geldikçe kısım kısım vereyim. Sorduğun sorunun cevabı şimdilik  kısa ve öz olacak. İrade düş kırıklığını engeller.<br />
---- Bak çay bardağı, işi gerçekleştirmeye çalışanın umut kıvılcımları birer birer sönüyor  yani kıvılcımlar giderek azalıyor. Ümit yavaş yavaş da olsa sonunda yok olabilir. Ümidin azalması düş kırıklığına kadar gidebilir. Sen diyorsun ki, irade en azından umut kıvılcımlarının sönmesini yavaşlatabilir veya belki de durdurabilir ve yine veya yeni umut kıvılcımları üretebilir. Bu üreme de, bir an gelir ki, ümitleri eskisinden daha iyi bir pozisyona getirebilir. Peki, sence iradenin başarıdaki pay yüzdesi ne olabilir?<br />
---- Yüzde yüz olmasa bile yüzde yüze yaklaşır. Yalnız irade başarı için yeterli olmayabilir. Yeterli bile olsa yetersiz kalacağı düşünülerek irade giderek güçlendirilmeli. İradenin güçlendirilmesi, bilgi dağarcığı genişletilerek, ilgi alanları çoğaltılarak mümkündür. Bu suretle zeka gelişir, zeki olunur ve eğer varsa gerçekleştirilmek istenen işi engelleyen birtakım faktörler aşılır. İrade, bir bakıma dayanma, direnme gücüdür, işte devamlılık sağlayabilmektir. Sözün özü: İrade güçlü olacak.<br />
---- Evet, çay bardağı, dikkat edersen görüntü giderek netleşiyor. Zaman makinemizin ekranında gördüğümüz çay bardağı 20-5-1988 tarihini yaşıyor. Bu tarih, onun işe başlama tarihidir. Görüntü şu anda net olarak gözüküyor. Zaman ayarı tamam ve istersen atlamayı gerçekleştirip, onun yanına ışınlanırız. Biliyorsun on dakika orada kaldıktan sonra buraya döneceğiz. Hazır mısın?<br />
---- Hazırım çaydanlık, ışınlama düğmesine basabilirsin.<br />
<br />
Çaydanlık ile çay bardağı dört yıl önceye döndüler ve çay bardağının yanına ışınlandılar. Çay bardağı aniden karşısında beliriveren çaydanlık ile çay bardağını görünce şaşırmadı. Sanki onların geleceğini biliyormuş, sanki onları bekliyormuş gibi bir hali vardı. Çaydanlık konuya şöyle bir giriş yaptı:<br />
---- Bugün değişik bir işe başlıyorsun. Seni kutlarım çay bardağı. Beklentilerini alabilir miyim? Ne bekliyorsun bu işten?<br />
---- Öyle ahım şahım bir beklentim yok canım. Sadece neden bu işi beceremeyeyim diye düşünerek bir başlangıç olsun diye bugün işe başlıyorum. Bir özenme benim ki  fakat bir şeyler verebileceğime inanırsam tutku halini alabilir. Tutku oluşursa, inan ki, tüm benliğimle sarılırım bu işe.<br />
---- Sanırım bu işe ayıracak yeteri kadar boş zaman bulacaksın.<br />
---- Muhakkak çaydanlık, muhakkak. Zaten boşa geçen zamanı görüp de, zaman boşa geçmesin, boş zaman dolsun, dolu dolu olsun diyerek ve boşa geçen zamanı değerlendirmek isteğiyle bugüne geldim.<br />
---- Bugün yarına ulaşacak diyorsun yani sen yarın da bu işle uğraşacaksın, bu belli. Peki, yarın kaç tane yarına ulaşacak? Yarınlar için ne söyleyebilirsin?<br />
---- Yarınlar için bu işle ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim. Henüz ortada gözle görülür, elle tutulur bir şey yok. Yarınlar yarınlarda belli olacak.<br />
---- On dakikalık görüşme süremiz doldu. Teşekkürler çay bardağı.<br />
---- Ben teşekkür ederim.<br />
<br />
Çaydanlık ile çay bardağı tekrar zaman makinesinin başına geçip biraz önce konuştukları çay bardağının yarınlarındaki bir zamana  yani 13-4-1990 tarihine ışınlanmak için zaman ayarına başladılar. Görüntü yine bulanıklaşmıştı:<br />
---- Çay bardağı, dilersen görüntü netleşinceye kadar konuşmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Son olarak iradenin nasıl güçlendirileceğini anlatmış ve irade güçlü olacak demiştin. Bu da herhalde zamana bağlı kalınarak olur. İradenin güçlendirilmesini zaman yaymak nasıl olacak? Güçlenmeye başlanıldığı nasıl farkedilinecek? Gücün yeterli olduğu ne bilinecek?<br />
---- Herşey belli bir plana, programa bağlı kalınarak olmalı. Plansız, programsız olmaz. Bunu yaparken de, yetersiz kaldığın ne varsa hepsi meydana çıkar. Yetersiz kaldığın konular üzerinde biraz daha fazla durursun, yeterli olduğun konuları boşlamamak şartıyla. Yetersiz yeterli olmaya mı başladı, işte iraden güçleniyor, zekan gelişiyor. Yetersizlikler azaldıkça, arada bir, zirveyi yoklarsın. Bu yoklamalar yeni yetersizlikleri ortaya çıkarır. Hepsini aştın, artık hazırım, zirvedeyim dediğini farzet; işte o zamanda zirvede beklemesini bileceksin, zirvede kalmasını bileceksin. Zirvede ne kadar kalacağın belli değildir. İradeni güçlendirmeye devam edeceksin. Dayanacaksın, direneceksin ve sonunda başaracaksın.<br />
---- Çay bardağı, söylediklerine göre şu sonuç ortaya çıkıyor. Bütün çaba zirve için olacak. Zirveye mutlaka çıkılması lazım. Zirveye çıkarken de, çıktıktan sonra da, irade devamlı olarak güçlendirilecek. Böylece umut kıvılcımları çoğalır ve ümit artar.<br />
<br />
Çaydanlık sözlerini tamamladığı anda görüntü netleşmişti. Ekrandaki çay bardağı hızlı bir çalışma temposu içindeydi. Çaydanlık ışınlama düğmesine basarak, çay bardağı ile birlikte 13-4-1990 tarihini yaşayan çay bardağının yanına ışınlandılar. Onların geldiğini gören çay bardağı işini bırakıp ayağa kalktı ve hoş geldiniz dedi. Çaydanlık ile çay bardağı hoş bulduk dedikten sonra diğer çay bardağının yanına gittiler.<br />
Çaydanlık:  ---- Çay bardağı işe başlayalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu sürede neler yaptın? Kısaca anlatır mısın?<br />
---- İşe başladıktan birkaç ay sonra belli bir seviyeyi tutturduğumu anladım. Bu, şahane bir şeydi. Beni çok mutlu etti. Tabii ki, yıllarla oluşan bir birikim söz konusuydu. Birikim olmasa iş zaten olmazdı. Zaman zaman şöyle bir dönüp bakıyorum geçmiş yıllara sanki yaşadıklarım bana bu iş için çalışma ortamı hazırlamış gibi geliyor. Bir iki üç derken on üç, on dört tane oldu ve altı ay kadar önce, bunlar bende kalmasın, başkalarına da ulaşsın diyerek çözüm yolu aramaya başladım. Öyle böyle derken buldum da. Ne yapacaksam kendim yapacaktım. İşte bu gün de o aşamanın başladığı gündür. Pek yakında işimden başkalarının haberi olacaktır diyorum.<br />
---- Buraya kadar çok güzel... Peki, bundan sonra ne olacak?<br />
---- Bunları başkalarına ulaştırayım, o heyecanı yaşayayım da, daha geniş kitlelere ulaşmak için bir çare düşüneceğim. Bu çok zor fakat imkansız değil. Bütün mesele kapıyı bir defa aralayabilmekte.<br />
---- Süremiz ne yazık ki doldu. Sana işinde başarılar dilerim. Teşekkürler çay bardağı.<br />
---- Ben teşekkür ederim.<br />
<br />
Çaydanlık ile çay bardağı geri döndükten sonra konuyu açık olarak konuşmaya başladılar. Tarih: 9-10-1992<br />
---- Çay bardağı iş yani senin yazı yazma çaban halen devam ediyor. İlk ışınlanmamız yazıya başladığın gündü. İkinci ışınlanmamız ise, yazdığın hikaye ve masalları kitap olarak hazırlayabilmek için bir daktilo satın aldığın gündü. Sonra neler yaptın?<br />
---- Yazdığım hikaye ve masalları kitap olacak şekilde hazırladım. Bunları fotokopi makinesinde çoğalttırdım ve kitapları okuyucularıma ulaştırdım. Şimdi yirmi değişik kitabımda yirmi üç ayrı hikaye ve masal var ve tüm yazdıklarım elli tane oldu. İstanbul ve Ankara'daki beş yayınevine onar tane hikaye ve masal kitabımı gönderdim daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmak için, fakat sadece ikisinden cevap geldi. Biri yazdıklarımı beğeniyor, çok güzel diyor, şimdilik hazırlayamayacaklarını söylüyor. Diğerinin iki yıllık programı dolu olduğundan şimdilik imkansız diyor. Ötekiler bir cevap bile yazmaya tenezzül etmedi. Bu durum beni şaşırtmadı. Arayışlarım sürecektir.<br />
---- Vakit epey geç oldu. Artık yatalım istersen. Her şey için teşekkür ederim, çay bardağı.<br />
---- Ben teşekkür ederim.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım  ( 9-10-1992 Bursa )<br />
<br />
Bu hikayem 24 yıla yakın bir süre kimse tarafından okunmadıktan sonra okunmasını sağlıyorum. Sadece ben okudum. Yıllar boyunca. Yazı yazma uğraşısındaki yalnızlığın labirentlerinde, çıkış yoluna ulaşmak için, verdiğim olağanüstü gayretin tükendiğini hissettiğim anlarda okuyup bana manen büyük destek olan hikayelerimden biridir.<br />
O zamanlar internet yoktu. Cep telefonu yoktu. 14-6-2006 tarihinde internette hikaye, masal ve şiirlerim okunmaya başladı. Şu an itibarıyla 170 tane site ve forumda yazdıklarım okunuyor. Ayrıca gençler, alıntı yapıp site ve forumlarda okunmasını sağlıyorlar. Bu da beni sevindiriyor. Demek ki diyorum yazdıklarım unutulmayacak. Ya internet olmasaydı? Bu kadar kesinlikle yayılmazdı yazdıklarım ve onları çok az kişi okurdu.<br />
Okuduğunuz hikayede ne anladıysanız onu anlatmışımdır. Sağlıklı ve mutlu kalın.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ÇAYDANLIK İLE ÇAY BARDAKLARI <br />
Bursa'da bir evde çaydanlık ile çay bardağı sandalyelerine oturmuşlar, önlerindeki masanın üstünde bulunan zaman makinesini bilinen yer ve tarihlere ayarlayıp, ekranda görmek istedikleri görüntüleri netleştirmeye çalışıyorlardı. Görüntü net olursa değer kazanırdı. Görüntünün bulanıklaştığı bir ekranda görülenler çaydanlıkla çay bardağının umurunda değildi. Onlar bir taraftan zaman makinesinin zaman ayarını yaparken  diğer taraftan konuşuyorlardı:<br />
---- Gerçekleştirilmek istenen iş çabucak olmaz da  giderek gerilerse yani umut kıvılcımları ümitleri gerektiği şekilde aydınlatamazsa ve belki de binlerce olan bu kıvılcımlar birer birer sönmeye başlarsa, sence bu durum gerçekleştirilmek istenen işi gerçekleştirmeye çalışanda birtakım düş kırıklıklarına yol açar mı?<br />
---- Çaydanlık, senin sorduğun soru bende birtakım çağrışımlar uyandırdı. Bu çağrışımları dilersen yeri geldikçe kısım kısım vereyim. Sorduğun sorunun cevabı şimdilik  kısa ve öz olacak. İrade düş kırıklığını engeller.<br />
---- Bak çay bardağı, işi gerçekleştirmeye çalışanın umut kıvılcımları birer birer sönüyor  yani kıvılcımlar giderek azalıyor. Ümit yavaş yavaş da olsa sonunda yok olabilir. Ümidin azalması düş kırıklığına kadar gidebilir. Sen diyorsun ki, irade en azından umut kıvılcımlarının sönmesini yavaşlatabilir veya belki de durdurabilir ve yine veya yeni umut kıvılcımları üretebilir. Bu üreme de, bir an gelir ki, ümitleri eskisinden daha iyi bir pozisyona getirebilir. Peki, sence iradenin başarıdaki pay yüzdesi ne olabilir?<br />
---- Yüzde yüz olmasa bile yüzde yüze yaklaşır. Yalnız irade başarı için yeterli olmayabilir. Yeterli bile olsa yetersiz kalacağı düşünülerek irade giderek güçlendirilmeli. İradenin güçlendirilmesi, bilgi dağarcığı genişletilerek, ilgi alanları çoğaltılarak mümkündür. Bu suretle zeka gelişir, zeki olunur ve eğer varsa gerçekleştirilmek istenen işi engelleyen birtakım faktörler aşılır. İrade, bir bakıma dayanma, direnme gücüdür, işte devamlılık sağlayabilmektir. Sözün özü: İrade güçlü olacak.<br />
---- Evet, çay bardağı, dikkat edersen görüntü giderek netleşiyor. Zaman makinemizin ekranında gördüğümüz çay bardağı 20-5-1988 tarihini yaşıyor. Bu tarih, onun işe başlama tarihidir. Görüntü şu anda net olarak gözüküyor. Zaman ayarı tamam ve istersen atlamayı gerçekleştirip, onun yanına ışınlanırız. Biliyorsun on dakika orada kaldıktan sonra buraya döneceğiz. Hazır mısın?<br />
---- Hazırım çaydanlık, ışınlama düğmesine basabilirsin.<br />
<br />
Çaydanlık ile çay bardağı dört yıl önceye döndüler ve çay bardağının yanına ışınlandılar. Çay bardağı aniden karşısında beliriveren çaydanlık ile çay bardağını görünce şaşırmadı. Sanki onların geleceğini biliyormuş, sanki onları bekliyormuş gibi bir hali vardı. Çaydanlık konuya şöyle bir giriş yaptı:<br />
---- Bugün değişik bir işe başlıyorsun. Seni kutlarım çay bardağı. Beklentilerini alabilir miyim? Ne bekliyorsun bu işten?<br />
---- Öyle ahım şahım bir beklentim yok canım. Sadece neden bu işi beceremeyeyim diye düşünerek bir başlangıç olsun diye bugün işe başlıyorum. Bir özenme benim ki  fakat bir şeyler verebileceğime inanırsam tutku halini alabilir. Tutku oluşursa, inan ki, tüm benliğimle sarılırım bu işe.<br />
---- Sanırım bu işe ayıracak yeteri kadar boş zaman bulacaksın.<br />
---- Muhakkak çaydanlık, muhakkak. Zaten boşa geçen zamanı görüp de, zaman boşa geçmesin, boş zaman dolsun, dolu dolu olsun diyerek ve boşa geçen zamanı değerlendirmek isteğiyle bugüne geldim.<br />
---- Bugün yarına ulaşacak diyorsun yani sen yarın da bu işle uğraşacaksın, bu belli. Peki, yarın kaç tane yarına ulaşacak? Yarınlar için ne söyleyebilirsin?<br />
---- Yarınlar için bu işle ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim. Henüz ortada gözle görülür, elle tutulur bir şey yok. Yarınlar yarınlarda belli olacak.<br />
---- On dakikalık görüşme süremiz doldu. Teşekkürler çay bardağı.<br />
---- Ben teşekkür ederim.<br />
<br />
Çaydanlık ile çay bardağı tekrar zaman makinesinin başına geçip biraz önce konuştukları çay bardağının yarınlarındaki bir zamana  yani 13-4-1990 tarihine ışınlanmak için zaman ayarına başladılar. Görüntü yine bulanıklaşmıştı:<br />
---- Çay bardağı, dilersen görüntü netleşinceye kadar konuşmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Son olarak iradenin nasıl güçlendirileceğini anlatmış ve irade güçlü olacak demiştin. Bu da herhalde zamana bağlı kalınarak olur. İradenin güçlendirilmesini zaman yaymak nasıl olacak? Güçlenmeye başlanıldığı nasıl farkedilinecek? Gücün yeterli olduğu ne bilinecek?<br />
---- Herşey belli bir plana, programa bağlı kalınarak olmalı. Plansız, programsız olmaz. Bunu yaparken de, yetersiz kaldığın ne varsa hepsi meydana çıkar. Yetersiz kaldığın konular üzerinde biraz daha fazla durursun, yeterli olduğun konuları boşlamamak şartıyla. Yetersiz yeterli olmaya mı başladı, işte iraden güçleniyor, zekan gelişiyor. Yetersizlikler azaldıkça, arada bir, zirveyi yoklarsın. Bu yoklamalar yeni yetersizlikleri ortaya çıkarır. Hepsini aştın, artık hazırım, zirvedeyim dediğini farzet; işte o zamanda zirvede beklemesini bileceksin, zirvede kalmasını bileceksin. Zirvede ne kadar kalacağın belli değildir. İradeni güçlendirmeye devam edeceksin. Dayanacaksın, direneceksin ve sonunda başaracaksın.<br />
---- Çay bardağı, söylediklerine göre şu sonuç ortaya çıkıyor. Bütün çaba zirve için olacak. Zirveye mutlaka çıkılması lazım. Zirveye çıkarken de, çıktıktan sonra da, irade devamlı olarak güçlendirilecek. Böylece umut kıvılcımları çoğalır ve ümit artar.<br />
<br />
Çaydanlık sözlerini tamamladığı anda görüntü netleşmişti. Ekrandaki çay bardağı hızlı bir çalışma temposu içindeydi. Çaydanlık ışınlama düğmesine basarak, çay bardağı ile birlikte 13-4-1990 tarihini yaşayan çay bardağının yanına ışınlandılar. Onların geldiğini gören çay bardağı işini bırakıp ayağa kalktı ve hoş geldiniz dedi. Çaydanlık ile çay bardağı hoş bulduk dedikten sonra diğer çay bardağının yanına gittiler.<br />
Çaydanlık:  ---- Çay bardağı işe başlayalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu sürede neler yaptın? Kısaca anlatır mısın?<br />
---- İşe başladıktan birkaç ay sonra belli bir seviyeyi tutturduğumu anladım. Bu, şahane bir şeydi. Beni çok mutlu etti. Tabii ki, yıllarla oluşan bir birikim söz konusuydu. Birikim olmasa iş zaten olmazdı. Zaman zaman şöyle bir dönüp bakıyorum geçmiş yıllara sanki yaşadıklarım bana bu iş için çalışma ortamı hazırlamış gibi geliyor. Bir iki üç derken on üç, on dört tane oldu ve altı ay kadar önce, bunlar bende kalmasın, başkalarına da ulaşsın diyerek çözüm yolu aramaya başladım. Öyle böyle derken buldum da. Ne yapacaksam kendim yapacaktım. İşte bu gün de o aşamanın başladığı gündür. Pek yakında işimden başkalarının haberi olacaktır diyorum.<br />
---- Buraya kadar çok güzel... Peki, bundan sonra ne olacak?<br />
---- Bunları başkalarına ulaştırayım, o heyecanı yaşayayım da, daha geniş kitlelere ulaşmak için bir çare düşüneceğim. Bu çok zor fakat imkansız değil. Bütün mesele kapıyı bir defa aralayabilmekte.<br />
---- Süremiz ne yazık ki doldu. Sana işinde başarılar dilerim. Teşekkürler çay bardağı.<br />
---- Ben teşekkür ederim.<br />
<br />
Çaydanlık ile çay bardağı geri döndükten sonra konuyu açık olarak konuşmaya başladılar. Tarih: 9-10-1992<br />
---- Çay bardağı iş yani senin yazı yazma çaban halen devam ediyor. İlk ışınlanmamız yazıya başladığın gündü. İkinci ışınlanmamız ise, yazdığın hikaye ve masalları kitap olarak hazırlayabilmek için bir daktilo satın aldığın gündü. Sonra neler yaptın?<br />
---- Yazdığım hikaye ve masalları kitap olacak şekilde hazırladım. Bunları fotokopi makinesinde çoğalttırdım ve kitapları okuyucularıma ulaştırdım. Şimdi yirmi değişik kitabımda yirmi üç ayrı hikaye ve masal var ve tüm yazdıklarım elli tane oldu. İstanbul ve Ankara'daki beş yayınevine onar tane hikaye ve masal kitabımı gönderdim daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmak için, fakat sadece ikisinden cevap geldi. Biri yazdıklarımı beğeniyor, çok güzel diyor, şimdilik hazırlayamayacaklarını söylüyor. Diğerinin iki yıllık programı dolu olduğundan şimdilik imkansız diyor. Ötekiler bir cevap bile yazmaya tenezzül etmedi. Bu durum beni şaşırtmadı. Arayışlarım sürecektir.<br />
---- Vakit epey geç oldu. Artık yatalım istersen. Her şey için teşekkür ederim, çay bardağı.<br />
---- Ben teşekkür ederim.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım  ( 9-10-1992 Bursa )<br />
<br />
Bu hikayem 24 yıla yakın bir süre kimse tarafından okunmadıktan sonra okunmasını sağlıyorum. Sadece ben okudum. Yıllar boyunca. Yazı yazma uğraşısındaki yalnızlığın labirentlerinde, çıkış yoluna ulaşmak için, verdiğim olağanüstü gayretin tükendiğini hissettiğim anlarda okuyup bana manen büyük destek olan hikayelerimden biridir.<br />
O zamanlar internet yoktu. Cep telefonu yoktu. 14-6-2006 tarihinde internette hikaye, masal ve şiirlerim okunmaya başladı. Şu an itibarıyla 170 tane site ve forumda yazdıklarım okunuyor. Ayrıca gençler, alıntı yapıp site ve forumlarda okunmasını sağlıyorlar. Bu da beni sevindiriyor. Demek ki diyorum yazdıklarım unutulmayacak. Ya internet olmasaydı? Bu kadar kesinlikle yayılmazdı yazdıklarım ve onları çok az kişi okurdu.<br />
Okuduğunuz hikayede ne anladıysanız onu anlatmışımdır. Sağlıklı ve mutlu kalın.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çirkin Kedi - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-cirkin-kedi-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Fri, 23 May 2025 00:57:46 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-cirkin-kedi-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[ÇİRKİN KEDİ<br />
Bir kedi varmış. Çok çirkinmiş. Hiç arkadaşı yokmuş. Yalnız gezermiş. Metruk bir evde gizlenirmiş. Geceleri sokağa çıkar, yiyecek ararmış. Bütün sokak kedileri gibi onun da besin deposu çöp tenekeleriymiş. İnsanların yediklerinden arta kalanları, kediler baş tacı edermiş.  O şehre ara sıra yabancı kediler gelirmiş. Bu yabancı kediler ya birini aralarmış ya da adres sorarlarmış. Çirkin kedi buna çok sevinir ve yardımcı olurmuş. Ayrılırken arkasından konuşurlarmış:  “ Aman, ne çirkin bir kedi. Biz de koca şehirde adres soracak bula bula bu çirkini mi bulduk, derlermiş. “<br />
Film yapımcısı Yaver Bey senaryo gereği filmde oynatmak için, çirkin bir kedi arıyormuş. Caddelerde, sokaklarda gezmiş, dolaşmış. Yardımcıları pek çok kedi bulup, Yaver Bey’e göstermişler ama her kedinin mutlaka sevimli bir yanı vardır ya beyefendi hiçbirini çirkin bulmamış. Filmde oynayacak artistler de öylece bekliyormuş.<br />
<br />
Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün Yaver Bey iki yardımcısıyla birlikte şehrin ara sokaklarında geziniyormuş:  “ Şu çirkin kediyi o kadar aradık, bulamadık. Filmde başrol oynayacak kedi ortada yok. Bir bulsam onu salamlarla, sosislerle beslerim. “ diye söyleniyormuş.  Çirkin kedi metruk evde söyleneni duymuş. Kapıya çıkmış. Miyav, demiş. Yaver Bey dönmüş, bakmış. Çirkin kediyi görmüş:  “ İşte, tamam, çirkin kediyi bulduk. “ demiş. Çirkin kediyi kucağına almış, sevmiş.<br />
Ertesi gün film çekimi başlamış. Çirkin kedi film setinde kendisine gösterilen ilgiden memnun oluyor ve her söyleneni aynen yapıyormuş. Oldukça yetenekli ve başarılı bulunmuş.<br />
Yaver Bey:  “ Bu kedinin içinde cevher varmış. Onu ben keşfettim ve zirveye taşıyacağım. “ diyormuş.<br />
Çirkin kedi zaman içinde pek çok filmde başrol oynamış. Kazandığı paralarla metruk evi yıktırıp, aynı plan dâhilinde yeniden yaptırmış ve sokak kedileri bakım hanesine çevirmiş. Burada hasta kedileri tedavi ettirmiş, yavru ve yaşlı kedileri barındırmış, günün her saatinde kedilere yemek vermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırı<br />
ÇİRKİN KEDİ<br />
Bir kedi varmış. Çok çirkinmiş. Hiç arkadaşı yokmuş. Yalnız gezermiş. Metruk bir evde gizlenirmiş. Geceleri sokağa çıkar, yiyecek ararmış. Bütün sokak kedileri gibi onun da besin deposu çöp tenekeleriymiş. İnsanların yediklerinden arta kalanları, kediler baş tacı edermiş.  O şehre ara sıra yabancı kediler gelirmiş. Bu yabancı kediler ya birini aralarmış ya da adres sorarlarmış. Çirkin kedi buna çok sevinir ve yardımcı olurmuş. Ayrılırken arkasından konuşurlarmış:  “ Aman, ne çirkin bir kedi. Biz de koca şehirde adres soracak bula bula bu çirkini mi bulduk, derlermiş. “<br />
Film yapımcısı Yaver Bey senaryo gereği filmde oynatmak için, çirkin bir kedi arıyormuş. Caddelerde, sokaklarda gezmiş, dolaşmış. Yardımcıları pek çok kedi bulup, Yaver Bey’e göstermişler ama her kedinin mutlaka sevimli bir yanı vardır ya beyefendi hiçbirini çirkin bulmamış. Filmde oynayacak artistler de öylece bekliyormuş.<br />
<br />
Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün Yaver Bey iki yardımcısıyla birlikte şehrin ara sokaklarında geziniyormuş:  “ Şu çirkin kediyi o kadar aradık, bulamadık. Filmde başrol oynayacak kedi ortada yok. Bir bulsam onu salamlarla, sosislerle beslerim. “ diye söyleniyormuş.  Çirkin kedi metruk evde söyleneni duymuş. Kapıya çıkmış. Miyav, demiş. Yaver Bey dönmüş, bakmış. Çirkin kediyi görmüş:  “ İşte, tamam, çirkin kediyi bulduk. “ demiş. Çirkin kediyi kucağına almış, sevmiş.<br />
Ertesi gün film çekimi başlamış. Çirkin kedi film setinde kendisine gösterilen ilgiden memnun oluyor ve her söyleneni aynen yapıyormuş. Oldukça yetenekli ve başarılı bulunmuş.<br />
Yaver Bey:  “ Bu kedinin içinde cevher varmış. Onu ben keşfettim ve zirveye taşıyacağım. “ diyormuş.<br />
Çirkin kedi zaman içinde pek çok filmde başrol oynamış. Kazandığı paralarla metruk evi yıktırıp, aynı plan dâhilinde yeniden yaptırmış ve sokak kedileri bakım hanesine çevirmiş. Burada hasta kedileri tedavi ettirmiş, yavru ve yaşlı kedileri barındırmış, günün her saatinde kedilere yemek vermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ÇİRKİN KEDİ<br />
Bir kedi varmış. Çok çirkinmiş. Hiç arkadaşı yokmuş. Yalnız gezermiş. Metruk bir evde gizlenirmiş. Geceleri sokağa çıkar, yiyecek ararmış. Bütün sokak kedileri gibi onun da besin deposu çöp tenekeleriymiş. İnsanların yediklerinden arta kalanları, kediler baş tacı edermiş.  O şehre ara sıra yabancı kediler gelirmiş. Bu yabancı kediler ya birini aralarmış ya da adres sorarlarmış. Çirkin kedi buna çok sevinir ve yardımcı olurmuş. Ayrılırken arkasından konuşurlarmış:  “ Aman, ne çirkin bir kedi. Biz de koca şehirde adres soracak bula bula bu çirkini mi bulduk, derlermiş. “<br />
Film yapımcısı Yaver Bey senaryo gereği filmde oynatmak için, çirkin bir kedi arıyormuş. Caddelerde, sokaklarda gezmiş, dolaşmış. Yardımcıları pek çok kedi bulup, Yaver Bey’e göstermişler ama her kedinin mutlaka sevimli bir yanı vardır ya beyefendi hiçbirini çirkin bulmamış. Filmde oynayacak artistler de öylece bekliyormuş.<br />
<br />
Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün Yaver Bey iki yardımcısıyla birlikte şehrin ara sokaklarında geziniyormuş:  “ Şu çirkin kediyi o kadar aradık, bulamadık. Filmde başrol oynayacak kedi ortada yok. Bir bulsam onu salamlarla, sosislerle beslerim. “ diye söyleniyormuş.  Çirkin kedi metruk evde söyleneni duymuş. Kapıya çıkmış. Miyav, demiş. Yaver Bey dönmüş, bakmış. Çirkin kediyi görmüş:  “ İşte, tamam, çirkin kediyi bulduk. “ demiş. Çirkin kediyi kucağına almış, sevmiş.<br />
Ertesi gün film çekimi başlamış. Çirkin kedi film setinde kendisine gösterilen ilgiden memnun oluyor ve her söyleneni aynen yapıyormuş. Oldukça yetenekli ve başarılı bulunmuş.<br />
Yaver Bey:  “ Bu kedinin içinde cevher varmış. Onu ben keşfettim ve zirveye taşıyacağım. “ diyormuş.<br />
Çirkin kedi zaman içinde pek çok filmde başrol oynamış. Kazandığı paralarla metruk evi yıktırıp, aynı plan dâhilinde yeniden yaptırmış ve sokak kedileri bakım hanesine çevirmiş. Burada hasta kedileri tedavi ettirmiş, yavru ve yaşlı kedileri barındırmış, günün her saatinde kedilere yemek vermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırı<br />
ÇİRKİN KEDİ<br />
Bir kedi varmış. Çok çirkinmiş. Hiç arkadaşı yokmuş. Yalnız gezermiş. Metruk bir evde gizlenirmiş. Geceleri sokağa çıkar, yiyecek ararmış. Bütün sokak kedileri gibi onun da besin deposu çöp tenekeleriymiş. İnsanların yediklerinden arta kalanları, kediler baş tacı edermiş.  O şehre ara sıra yabancı kediler gelirmiş. Bu yabancı kediler ya birini aralarmış ya da adres sorarlarmış. Çirkin kedi buna çok sevinir ve yardımcı olurmuş. Ayrılırken arkasından konuşurlarmış:  “ Aman, ne çirkin bir kedi. Biz de koca şehirde adres soracak bula bula bu çirkini mi bulduk, derlermiş. “<br />
Film yapımcısı Yaver Bey senaryo gereği filmde oynatmak için, çirkin bir kedi arıyormuş. Caddelerde, sokaklarda gezmiş, dolaşmış. Yardımcıları pek çok kedi bulup, Yaver Bey’e göstermişler ama her kedinin mutlaka sevimli bir yanı vardır ya beyefendi hiçbirini çirkin bulmamış. Filmde oynayacak artistler de öylece bekliyormuş.<br />
<br />
Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün Yaver Bey iki yardımcısıyla birlikte şehrin ara sokaklarında geziniyormuş:  “ Şu çirkin kediyi o kadar aradık, bulamadık. Filmde başrol oynayacak kedi ortada yok. Bir bulsam onu salamlarla, sosislerle beslerim. “ diye söyleniyormuş.  Çirkin kedi metruk evde söyleneni duymuş. Kapıya çıkmış. Miyav, demiş. Yaver Bey dönmüş, bakmış. Çirkin kediyi görmüş:  “ İşte, tamam, çirkin kediyi bulduk. “ demiş. Çirkin kediyi kucağına almış, sevmiş.<br />
Ertesi gün film çekimi başlamış. Çirkin kedi film setinde kendisine gösterilen ilgiden memnun oluyor ve her söyleneni aynen yapıyormuş. Oldukça yetenekli ve başarılı bulunmuş.<br />
Yaver Bey:  “ Bu kedinin içinde cevher varmış. Onu ben keşfettim ve zirveye taşıyacağım. “ diyormuş.<br />
Çirkin kedi zaman içinde pek çok filmde başrol oynamış. Kazandığı paralarla metruk evi yıktırıp, aynı plan dâhilinde yeniden yaptırmış ve sokak kedileri bakım hanesine çevirmiş. Burada hasta kedileri tedavi ettirmiş, yavru ve yaşlı kedileri barındırmış, günün her saatinde kedilere yemek vermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Korkak Eşek - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-korkak-esek-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Fri, 23 May 2025 00:55:53 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-korkak-esek-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[KORKAK EŞEK            <br />
Vaktiyle köyün birinde bir eşek yaşarmış. Bu eşeğin sahibi çok sinirli biriymiş. Sabah, akşam günde iki posta eşeği dövermiş. Eşek her gün dayak yiye yiye korkak bir eşek olup çıkmış. Bahçede yalnız kaldığı zamanlar diğer hayvanlar rahat vermez, gelir eşeğe bağırıp çağırırlar, onu korkuturlarmış. Eşek öyle bir hale gelmiş ki, herşeyden korkar olmuş. Yanında boom diye bağırsalar, çok korkar, bağırır, anırır, etrafı gülenlerle, alay edenlerle dolarmış.<br />
Oralarda bir horoz varmış. Horoz eşekle alay etmez, onu korkutmazmış. Eşeğin derdini paylaşır, onunla arkadaşlık edermiş. Horoz eşekle konuşurken, diğer hayvanlar eşeğe sokulmaz, işlerine bakarlarmış. Köyün diğer tarafındaki bir kümeste yaşayan horoz gidince eşeğin etrafı alaycı hayvanlarla dolarmış. Korkak eşeğin bağırmalarını duyan sahibi onu bir güzel dövermiş. Eşeğin feryatları yeri göğü inletirmiş.<br />
Günlerden bir gün korkak eşek horozla konuşuyormuş.<br />
Korkak eşek:  " Ben daha küçükken annem vardı, beni koruyup kolluyordu. Herşey çok güzeldi. Annem ölüp gidince yalnız kaldım. Zalim adam beni hayvan pazarından satın aldı. Bahçesindeki bir ağaca zincirle bağladı. Sopayla dövdü. Bu durum yıllarca sürdü. Geriye işte bu gördüğün korkak eşek kaldı. Kimse bana acımadı. Bir sen arkadaşlık yapıyorsun, bana iyi davranıyorsun. Sen buradayken gelen olmuyor ama sen gidince etrafıma doluşuyorlar. "<br />
<br />
Horoz:  " Biliyorum arkadaş. Ama geçen gün gitmiş gibi yaptım, ileride yol kenarındaki bir ağacın altına yattım. Senin bağırmanı duyunca kendimi alaycıların ortasına attım. Beni görünce nasıl dağıldılar. Birbirlerine çarpıp yere yığıldılar. Ben sana sopayla saldıran zalim köylüyü döverim ya neyse. "<br />
Korkak eşek:  " Hani diyorum gitmesen, yanımda kalsan. Şuraya bir kümes yaparsın, içinde oturursun. "<br />
Horoz:  " Onun orası öyle de benim bir kümesim var, içinde tavuklar var, civcivler var. Civcivlerim, yavrularım benim. Ben her gün buraya gelirken, peşimden ağlarlar, baba gitme, burada kal diye yalvarırlar. Günde on beş saate çıkardım seninle birlikte olmayı. Sadece uyumaya kümese gidiyorum. Beni anlaman gerek. "<br />
<br />
Günlerden bir gün horoz hastalanmış. Gelip gidemez olmuş. Korkak eşek yalnız kalmış. Sahibi onu daha çok döver, alaycı hayvanlar günün her saati alay eder olmuşlar.  Bir gün korkak eşek yalnız kaldığı bir anlık zaman diliminde zincirini kırmış. Kaçarak ormana gitmiş. Onlardan kurtulmuş ama sırtlanlara yakalanmış. Sırtlanlar, korkak eşeğe saldırmışlar. Korkak eşek kaçarak güçlükle canını kurtarmış.<br />
<br />
Aradan günler geçmiş. İyileşip ayağa kalkan horoz eşeği bağlı olduğu yerde bulamamış. İzini takip etmiş. Ormanda kuyruğundan bir parça bulmuş. Ağlamış. Göz pınarları kuruyunca hırslanmış. Arkadaşı eşeğin, benim yaşam kalitemi düşüren dediği zalim adamın önüne çıkmış. Onu yakalamış. Yıllarca eşeği bağlı tuttuğu ağaca zincirlemiş. Eşeği dövdüğü sopayla vura vura zalimin hayatına son vermiş.<br />
Horoz kümesine geri dönmüş. Bir sabah eşek çıkagelmiş. Horozla birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Horoz eşeği tavuklarla ve civcivlerle tanıştırmış. Eşeğin korkak olduğunu buralarda bilen yokmuş. Yeni bir çevre, yeni bir arkadaş grubu eşeğe iyi gelmiş. İyiliksever fikir ve düşünceleriyle civcivlerin yetişmesine yardımcı olmuş ve hep birlikte aydınlık yarınlara doğru yürümüşler.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KORKAK EŞEK            <br />
Vaktiyle köyün birinde bir eşek yaşarmış. Bu eşeğin sahibi çok sinirli biriymiş. Sabah, akşam günde iki posta eşeği dövermiş. Eşek her gün dayak yiye yiye korkak bir eşek olup çıkmış. Bahçede yalnız kaldığı zamanlar diğer hayvanlar rahat vermez, gelir eşeğe bağırıp çağırırlar, onu korkuturlarmış. Eşek öyle bir hale gelmiş ki, herşeyden korkar olmuş. Yanında boom diye bağırsalar, çok korkar, bağırır, anırır, etrafı gülenlerle, alay edenlerle dolarmış.<br />
Oralarda bir horoz varmış. Horoz eşekle alay etmez, onu korkutmazmış. Eşeğin derdini paylaşır, onunla arkadaşlık edermiş. Horoz eşekle konuşurken, diğer hayvanlar eşeğe sokulmaz, işlerine bakarlarmış. Köyün diğer tarafındaki bir kümeste yaşayan horoz gidince eşeğin etrafı alaycı hayvanlarla dolarmış. Korkak eşeğin bağırmalarını duyan sahibi onu bir güzel dövermiş. Eşeğin feryatları yeri göğü inletirmiş.<br />
Günlerden bir gün korkak eşek horozla konuşuyormuş.<br />
Korkak eşek:  " Ben daha küçükken annem vardı, beni koruyup kolluyordu. Herşey çok güzeldi. Annem ölüp gidince yalnız kaldım. Zalim adam beni hayvan pazarından satın aldı. Bahçesindeki bir ağaca zincirle bağladı. Sopayla dövdü. Bu durum yıllarca sürdü. Geriye işte bu gördüğün korkak eşek kaldı. Kimse bana acımadı. Bir sen arkadaşlık yapıyorsun, bana iyi davranıyorsun. Sen buradayken gelen olmuyor ama sen gidince etrafıma doluşuyorlar. "<br />
<br />
Horoz:  " Biliyorum arkadaş. Ama geçen gün gitmiş gibi yaptım, ileride yol kenarındaki bir ağacın altına yattım. Senin bağırmanı duyunca kendimi alaycıların ortasına attım. Beni görünce nasıl dağıldılar. Birbirlerine çarpıp yere yığıldılar. Ben sana sopayla saldıran zalim köylüyü döverim ya neyse. "<br />
Korkak eşek:  " Hani diyorum gitmesen, yanımda kalsan. Şuraya bir kümes yaparsın, içinde oturursun. "<br />
Horoz:  " Onun orası öyle de benim bir kümesim var, içinde tavuklar var, civcivler var. Civcivlerim, yavrularım benim. Ben her gün buraya gelirken, peşimden ağlarlar, baba gitme, burada kal diye yalvarırlar. Günde on beş saate çıkardım seninle birlikte olmayı. Sadece uyumaya kümese gidiyorum. Beni anlaman gerek. "<br />
<br />
Günlerden bir gün horoz hastalanmış. Gelip gidemez olmuş. Korkak eşek yalnız kalmış. Sahibi onu daha çok döver, alaycı hayvanlar günün her saati alay eder olmuşlar.  Bir gün korkak eşek yalnız kaldığı bir anlık zaman diliminde zincirini kırmış. Kaçarak ormana gitmiş. Onlardan kurtulmuş ama sırtlanlara yakalanmış. Sırtlanlar, korkak eşeğe saldırmışlar. Korkak eşek kaçarak güçlükle canını kurtarmış.<br />
<br />
Aradan günler geçmiş. İyileşip ayağa kalkan horoz eşeği bağlı olduğu yerde bulamamış. İzini takip etmiş. Ormanda kuyruğundan bir parça bulmuş. Ağlamış. Göz pınarları kuruyunca hırslanmış. Arkadaşı eşeğin, benim yaşam kalitemi düşüren dediği zalim adamın önüne çıkmış. Onu yakalamış. Yıllarca eşeği bağlı tuttuğu ağaca zincirlemiş. Eşeği dövdüğü sopayla vura vura zalimin hayatına son vermiş.<br />
Horoz kümesine geri dönmüş. Bir sabah eşek çıkagelmiş. Horozla birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Horoz eşeği tavuklarla ve civcivlerle tanıştırmış. Eşeğin korkak olduğunu buralarda bilen yokmuş. Yeni bir çevre, yeni bir arkadaş grubu eşeğe iyi gelmiş. İyiliksever fikir ve düşünceleriyle civcivlerin yetişmesine yardımcı olmuş ve hep birlikte aydınlık yarınlara doğru yürümüşler.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Horoz Kahraman İle Vahşi Kediler]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-horoz-kahraman-ile-vahsi-kediler.html</link>
			<pubDate>Fri, 23 May 2025 00:51:41 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-horoz-kahraman-ile-vahsi-kediler.html</guid>
			<description><![CDATA[HOROZ KAHRAMAN İLE VAHŞİ KEDİLER<br />
Anne tavuk akşamüstü civcivlerini topluyordu:  " Gelin bakalım, gelin, civcivlerim benim. Koşun yanıma, gelin, toplanın şöyle. Aaa... Ama siz dört tanesiniz, beş tane olmanız lazımdı. Biriniz eksik. Kardeşiniz nerede, gören olmadı mı? "<br />
" Ben görmedim. "<br />
" Ben görmedim. "<br />
" Ben de görmedim. "<br />
" Ben gördüm. "<br />
" Sen gördün mü? Nerede gördün, çabuk söyle? "<br />
" Bir saat kadar önceydi. Kardeşim ilerideki şu ağacın altında eşiniyordu. Sonra yanına bir kedi geldi. Kediyle kardeşim bir süre konuştular. Daha sonra kedi, kardeşimi sırtına bindirip götürdü. "<br />
" Vah, vah!..Yazık oldu. Gitti kardeşiniz, gitti yavrum"<br />
Civcivlerden biri sordu: "Gitti mi? Kardeşim nereye gitti? "<br />
" Ah yavrum, kardeşiniz artık dönmeyecek"<br />
" Neden? "<br />
" Çünkü kedi onu yer. "<br />
" Yer mi? "<br />
" Evet, yer. "<br />
" Peki, ama niçin yesin? "<br />
" Karnını doyurmak için. Kardeşiniz kediye göre taze bir av. "<br />
" Kardeşim kurtarılamaz mı? "<br />
" Belki. Tabi kedi kardeşini yemediyse. "<br />
" Yememiş olamaz mı? Bakarsın kedinin pençesinden kurtulmuştur. Kaçmıştır. Şimdi sokaklarda tek başına dolaşıyordur. Yardım bekliyordur. "<br />
" Çabuk civcivlerim gidiyoruz. "<br />
" Nereye? "<br />
" Kardeşini aramaya. "<br />
<br />
Civciv, yememiş olamaz mı, demişti. Zaten kedi civcivi yemek için değil, bir düşüncesini gerçekleştirmek için götürmüştü. Kedi düşüncesini açıklamış ve civcive gelir misin demişti. Civciv korkusuzdu. Gelirim demişti. Kedinin düşüncesi neydi?<br />
<br />
Bir civciv kediler arasında yaşar ve onlarla arkadaş olursa kedilerin civcivlere karşı olan düşmanlığı ortadan kalkar ve hiçbir kedi civciv yemez. Bu civciv öylesine güçlü bir iradeye sahip olmalıydı ki, pek çok kedinin diş bilemesine, üstüne gelmesine, hakaretlerine aldırmamalıydı. Ölümden korkmamalıydı. Bin kedi üstüne gelse, geri değil, ileri gitmeliydi. Kedi aylar süren araştırmadan sonra işte bu civcivi seçmişti. Seçim nasıl olmuştu: Kedi şehirde mahalleleri, sokakları gezmiş; tarlaları, bahçeleri didik didik aramış, fakat korkmayan bir civcive rastlayamamıştı. Kuyruğunu gösterdiği civciv kaçıyordu. Artık umudunu kesmişti. Bütün civcivler korkakmış diyordu. Bir gün evin birinin bahçesine girmişti. Ağacın yanı gölgelikti. Kıvrılıp yattı. Tam uyumak üzereydi ki, bir tavuk sesiyle irkildi. Tavuk; Kahraman diye sesleniyordu. Kahraman, buraya gel.  Kedi kafasını uzatıp baktı. Tavuğun Kahraman dediği bir lokmacık civcivdi. Kedi gülümsedi. Hey gidi yalan dünya, diyerek sağ ön ayağını soluna doğru savurdu. Tavuk başka ad bulamamıştı da yavrusuna Kahraman adını koymuştu. Her yanı Kahraman olsa ne yazardı. En iyisi uyumak ve bu olayı unutmaktı.<br />
<br />
Kedi uyudu ama ne kadar uyuduğunu hatırlamıyordu. Uyandığında gözleri kapalıydı. Tam olarak kendine gelmemişti. Hemen yanında çıtırtı, tıkırtı duydu. Önce bir gözünü sonra diğer gözünü açtı. Hayret!.. Burnunun dibinde bir civciv eşiniyordu. Gözlerine inanamadı. Kediliği tuttu, bu civcivi yemek istedi. Hızla dört ayağı üstünde doğrulup, sırtını kamburlaştırdı. Ustura gibi keskin dişlerini gösterip, tıslayacak ve civcivi tutacaktı. Kedi dişlerini gösterdi fakat tıslayamadı. Sadece yutkunabildi. Civcivin gözleri şimşek parçasıydı: " Ne o, rahatın mı bozuldu? Diye sordu civciv. "<br />
<br />
Kedi hırslıydı: Civcivin sorduğu soruyu duymamış gibi davrandı:  " Ben civciv yemeye bayılırım. Pek severim civciv etini " diyerek dişlerini gıcırdattı. An meselesiydi civcivin üstüne atılması.<br />
" Dikkat et, ben diğer civcivlere benzemem. Bayılırsan ayılamazsın. Hem beni yemen için, tutman gerek. Haydi, tutsana beni. "<br />
Kedi, yan dönerek savaş pozisyonu alan ve canını dişine takarak kendini savunacak olan civcive bakarak hayretten donakaldı. Farkında olmadan birkaç adım geriledi. Korkmamıştı da çekinmişti civcivden. Daha sonra kedi geriye dönerek oradan uzaklaştı.<br />
<br />
Ertesi gün kedinin kafasına dank etti. O civciv yüzde doksan dokuz Kahraman'dı. Kedi bir plan dâhilinde Kahraman'la dostluk kurmayı denedi ve başarılı oldu da. Onunla konuşurken nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dolana, yalana başvurmadı ve ilk fırsatta düşüncesini açıkladı. Kahraman hemen, gelirim, demişti.<br />
<br />
Bunun üzerine kedi:  " Bak Kahraman, iş ciddi. Ucunda ölüm de var. Bir değil, on kedi, yirmi kedi üstüne gelir. Üç-beş değil ki, vurasın, kırasın. Ben seni vuruşurken görmedim ama ilk tanıştığımız gün hatırlarsın neredeyse üstüne atılacaktım. Sen beni sözle sindirdin. İnan çekindim senden fakat sözlerinden çekindim yoksa beni korkutmadın. Şunu bil ki, senin sözlerinden çekinmeyecek, benden çok daha sert ve çok daha acımasız kediler var ve ben bunların adını duyunca titrerim. Senin buralarda gördüklerin şehir kedileri yani sokak kedileri. Benim anlatmak istediğim ormandan ve dağlardan gelen, çoğunlukla gece yarısından sonra şehirlere inen vahşi kediler. Bir sokak kedisi hiçbir zaman bir vahşi kediyle başa çıkamaz ve ben bir vahşi kedinin kendinden çok daha büyük iki köpekle mücadele ederek onları kaçırttığını gördüm. Vahşi kediler çoğunlukla yalnız gezerler ve geceleri şehirlerde sokak kedilerini yakalayıp öldürürler. Vahşi kediler sokak kedilerinin atalarının eski zamanlarda aralarından ayrılarak insanlara köle olmalarını içlerine sindiremediler. Bunları ön bilgi olsun diye anlattım. Şimdilik gündüzleri çalışacağız. Vahşi kedilerle karşılaşmayacaksın. Bakalım sokak kedilerine karşı ne yapacaksın? "<br />
<br />
" Şu vahşi kedileri çok merak ettim. Sokak kedileriyle antrenman yapacağız desene. "<br />
" Öyle. Vahşi kedilerle maça çıkarsın ama sen sokak kedileriyle de maç oluyormuş gibi sıkı dur. Onları küçümseme. "<br />
" Onları küçümsemediğimi göreceksin. Sen hiç merak etme, kedi kardeş. Söylediklerini unutmayacağım. "<br />
<br />
Aradan üç gün geçmiş fakat anne tavuk ve civcivleri, Kahraman'ı bulamamıştı. Sabah erkenden çıkıp gün boyu Kahraman'ı arıyor, akşamüstü kümese dönüp, ertesi gün yine aramaya başlıyordu. Üçüncü günün akşamüstü kümese dönerken, anne tavuk:  " Yer yarıldı da içine girdi sanki. Ara ara yok! Nereye gider bu civciv? Horoza sor, tavuğa sor, kurbağaya sor, kuşa sor. Kimsenin, Kahraman'dan haberi yok. Kedi onu yedi desen, gören, duyan, bilen olur. Son günlerde hiçbir kedi civciv yememiş. Demek ki, Kahraman yaşıyor, ama nerede? Neden onu bulamadık? Kediden kurtulduysa neden kümese dönmüyor? "<br />
<br />
Civcivlerden biri atıldı:  " Anne, sakın Kahraman, kediyi yemiş olmasın? "<br />
Anne tavuk civcivin sözünü duymazdan geldi. Zaten canı burnundaydı, bir de böyle şaka-şukalarla mı uğraşacaktı? "<br />
<br />
Bir diğer civciv:  " Kahraman belki kanatlanıp uçmuştur. Başka şehre gidip bizi unutmuştur. Olamaz mı yani? "<br />
Deyince, anne tavuk hemen o anda kararını verdi. Kahraman'ı aramaya yalnız başına çıkacaktı.<br />
<br />
Aradan iki ay daha geçti. Tavuk bu sürede Kahraman'ı aramaya devam etti. Diğer dört yavrusu kocaman birer piliç olmuştu ama tavuk, Kahraman'ı bir civciv olarak bulmayı umuyordu.<br />
<br />
Aradan iki ay geçti diye yazdım. Acaba Kahraman hala sağ mı, yaşıyor mu?<br />
Şehirdeki kediler, bir kedinin civcivle arkadaşlığını yadırgamışlardı. Bu durum onlara ters gelmişti. Kedi, neden o civcivi yemiyordu? Aradan sıyrılan birkaç sokak kedisi, civcivi yemek için, girişim yapmış ve civcivin üstüne gitmişti ancak kedi önlerine çıkmıştı. Bu kedi Kahraman'ı bu işe sokan kediydi. O da kendi çapında bir tür efeydi. Korku bir zamanlar ondan korkardı yani korkusuzdu. Demir gibi bileği, çelik gibi yüreği vardı. Birkaç yıl öncesine kadar şehrin kedilerinin başkanıydı. Adaletle hükmediyordu. Anneleri geceleri vahşi kediler tarafından öldürülen yavru kedileri himayesine alırdı. Aç kalmış, açıkta kalmış sokak kedilerine kendi yiyeceğini verdiği, hasta kedileri tedavi ettiği çok görülmüştü. Vahşi kedilerin bir leopar kadar iri başkanını bir gece aniden karşısında görünce olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Vahşi kedilerin başkanı Nara, senin derini yüzerim. Defol git bu şehirden... Deyip, onu bir pençe vuruşuyla yere sermişti.<br />
<br />
Şehir kedileri başkansız kalmıştı. Kedi terk edilmiş, eski evlerde uykusuz geceler geçiriyordu. Onun beyninin derinliklerinde o zamanlar kendisinin bile fark edemediği gerçek şuydu: Vahşi kedilerin başkanı Nara'yı perişan etmek yani intikam. İntikamını almasına günden güne büyüyüp güçlenen Kahraman yardımcı olacaktı. Kahraman akıl almaz derecede güçlü bir iradeye sahipti. Laf kavgasında kesinlikle yenilmiyordu. Çok sert konuşuyor, karşısındakini eziyordu. Kızdığı zaman gözleri kıpkırmızı oluyordu. Kedi bunun nedenini bir türlü anlayamıyordu. Sormak aklına geliyordu ama sorsa Kahraman söyler miydi bilinmezdi. Kedi, Kahraman'ı vahşi kedilerin karşısına çıkarmadan önce iki kere şehir kedileriyle baş başa bıraktı ve onun kedilerle vuruşmasını seyretti. Birincisinde, kabadayı geçinen bir kedinin saldırısını Kahraman kolaylıkla savuşturdu ve sol kanadıyla bir vuruşta yere serdi. İkincisinde, Kahraman üç güçlü kediyle kavgaya tutuştu ve onları da sol kanat vuruşlarıyla yere serdi. Kediye göre, Kahraman hazırdı ve vahşi kedilerin karşısına çıkabilirdi.<br />
<br />
Haziran ayının sıcak gecelerinden birinde kedi, Kahraman 'la şehirde gezintiye çıkmıştı. Kahraman'da Kahraman'dı hani: O, geçen zamanla birlikte büyümüş, iri-yarı, dev gibi bir horoz olmuştu. Uzaklardan, kenar mahalleden miyavlamalar, feryatlar duyulmaya başladı. Tecrübeli kedi durumu tüm acılığıyla anladı:  " Fırla Kahraman, vahşi kediler katliam yapıyor. İleride yavru kedilerin barındığı eski bir ev vardı. Hepsini öldürüyorlar. Onları ancak sen kurtarabilirsin. "<br />
Kahraman ileri atılırken konuştu: " Ne biçim vahşi kediymiş bunlar ya. Ne istiyorlar yavru kedilerden? "<br />
Kedi koşuda Kahraman'dan geri kalmıyordu. Bir o, bir öteki öne geçiyordu:  " Onlar zevk için öldürürler. "<br />
Önce Kahraman eski eve daldı. Sesi gürdü Kahraman'ın, bağırınca yer-gök inledi:  " Bırakın yavru kedileri. Gücünüz yetiyorsa bana çıkın. "<br />
<br />
Gözlerini kan bürümüş yedi zalim vahşi kedinin başları Kahraman'dan yana döndü. Vahşi kediler, hiç vakit kaybetmeden kafaları koparılmış, parçalanmış yavru kedileri bırakarak Kahraman'ın üstüne atıldı. Kahraman, iki adım geri gitti. Bundan dolayı vahşi kediler yere yuvarlandılar. Karışıklıktan yaralanan Kahraman hücuma geçti. Güçlü kanatlarıyla vurarak, vahşi kedileri perişan etti. Vahşi kediler kaçarak canlarını kurtardılar.<br />
<br />
Kahraman'la kedi sokağa çıkarak yürümeye başladılar. Kedi, Kahraman'a, vahşi kedilerin ormana gidince olanları başkan Nara'ya anlatacaklarını ve Nara'nın birkaç gün içinde şehre geleceğini, ayrıca aylar önce Nara'nın, aniden önüne çıkarak bir vuruşta kendisini yere serdiğini, intikamını almasını söyledi.<br />
<br />
Kahraman: " Gelsin bakalım Nara, kim en büyük belli olsun. Sana söz kedi kardeş, Nara benimle görüştükten sonra bu şehre bir daha adım atmaz. "<br />
Kedi:  " Kahraman, çok dikkatli olman gerekir. Nara'yı kedi sanma, onu bir leopar olarak düşün, zaten leopar kadar. Aniden önüne çıkıp sana vurmaya çalışacaktır. Tetikte ol. "<br />
<br />
Bir gece yarısı Kahraman, kediyle birlikte, karanlık sokaklarda dolaşıyordu. Evin birinin yanından dönerken, Nara karşılarına çıkıverdi. Arkasında yüzlerce vahşi kedi vardı. Kahraman, Nara'nın savurduğu pençeden eğilerek zorlukla kurtuldu. Onunla yakın dövüşe girmenin ölümü kucaklamak demek olduğunu anladı. Gördüğü kadarıyla Nara'ya vahşi kedi demek yanlıştı, ona leopar demek doğruydu. Kahraman geriye birkaç adım atarak Nara'ya sırtını döndü ve kaçmaya başladı. Otuz metre kadar kaçtıktan sonra Nara'nın nefesini ensesinde hissetti. Kahraman dönerek sağ kanadını Nara'nın yüzüne patlattı. Hayatında ilk kez bir darbe yiyen Nara durdu. Canı yanmıştı:  " Bana nasıl vurursun? "<br />
<br />
Gözleri hırstan kıpkırmızı olmuş Kahraman, Nara'nın üstüne yürürken, konuştu: " Seni gömerim Nara. Palavrayı bırak. Önce sen vurmak istedin. "<br />
Nara şaşkındı ama aniden ileri atıldı. Kahraman'la birbirlerine girdiler. Toz, dumana karıştı. Çevreye sürüyle seyirci geldi. Kediler, köpekler, kuşlar, horozlar ve bir tavuk.  Horozlar dört taneydi. Kahraman'ın kardeşleri. Tavuk ise, annesi. Durumu soruşturunca kavga edenlerin kim olduğu belli oldu. Nara ile savaşan horoz Kahraman'dı. Arada büyük güç farkı vardı. Kahraman'ı Nara'nın pençesinden kurtarmalıydı. Dört horoz kavgaya karıştı ve Nara daha ne oluyor diyemeden Kahraman'ı olay yerinden uzaklaştırdılar.<br />
<br />
Aradan günler, aylar, yıllar geçti.  Vahşi kediler ara sıra şehre iniyorlardı ama Nara bir daha şehre gelmedi. Hep dağda kaldı.  Kedi şehrin kedilerine tekrar başkan oldu ve vahşi kedilerden uzak durmak için, kedilere gece sokağa çıkmayı yasak etti.  Kahraman ise, annesi ve kardeşleriyle uzaklardaki bir çiftliğe giderek orada mutlu yaşadılar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HOROZ KAHRAMAN İLE VAHŞİ KEDİLER<br />
Anne tavuk akşamüstü civcivlerini topluyordu:  " Gelin bakalım, gelin, civcivlerim benim. Koşun yanıma, gelin, toplanın şöyle. Aaa... Ama siz dört tanesiniz, beş tane olmanız lazımdı. Biriniz eksik. Kardeşiniz nerede, gören olmadı mı? "<br />
" Ben görmedim. "<br />
" Ben görmedim. "<br />
" Ben de görmedim. "<br />
" Ben gördüm. "<br />
" Sen gördün mü? Nerede gördün, çabuk söyle? "<br />
" Bir saat kadar önceydi. Kardeşim ilerideki şu ağacın altında eşiniyordu. Sonra yanına bir kedi geldi. Kediyle kardeşim bir süre konuştular. Daha sonra kedi, kardeşimi sırtına bindirip götürdü. "<br />
" Vah, vah!..Yazık oldu. Gitti kardeşiniz, gitti yavrum"<br />
Civcivlerden biri sordu: "Gitti mi? Kardeşim nereye gitti? "<br />
" Ah yavrum, kardeşiniz artık dönmeyecek"<br />
" Neden? "<br />
" Çünkü kedi onu yer. "<br />
" Yer mi? "<br />
" Evet, yer. "<br />
" Peki, ama niçin yesin? "<br />
" Karnını doyurmak için. Kardeşiniz kediye göre taze bir av. "<br />
" Kardeşim kurtarılamaz mı? "<br />
" Belki. Tabi kedi kardeşini yemediyse. "<br />
" Yememiş olamaz mı? Bakarsın kedinin pençesinden kurtulmuştur. Kaçmıştır. Şimdi sokaklarda tek başına dolaşıyordur. Yardım bekliyordur. "<br />
" Çabuk civcivlerim gidiyoruz. "<br />
" Nereye? "<br />
" Kardeşini aramaya. "<br />
<br />
Civciv, yememiş olamaz mı, demişti. Zaten kedi civcivi yemek için değil, bir düşüncesini gerçekleştirmek için götürmüştü. Kedi düşüncesini açıklamış ve civcive gelir misin demişti. Civciv korkusuzdu. Gelirim demişti. Kedinin düşüncesi neydi?<br />
<br />
Bir civciv kediler arasında yaşar ve onlarla arkadaş olursa kedilerin civcivlere karşı olan düşmanlığı ortadan kalkar ve hiçbir kedi civciv yemez. Bu civciv öylesine güçlü bir iradeye sahip olmalıydı ki, pek çok kedinin diş bilemesine, üstüne gelmesine, hakaretlerine aldırmamalıydı. Ölümden korkmamalıydı. Bin kedi üstüne gelse, geri değil, ileri gitmeliydi. Kedi aylar süren araştırmadan sonra işte bu civcivi seçmişti. Seçim nasıl olmuştu: Kedi şehirde mahalleleri, sokakları gezmiş; tarlaları, bahçeleri didik didik aramış, fakat korkmayan bir civcive rastlayamamıştı. Kuyruğunu gösterdiği civciv kaçıyordu. Artık umudunu kesmişti. Bütün civcivler korkakmış diyordu. Bir gün evin birinin bahçesine girmişti. Ağacın yanı gölgelikti. Kıvrılıp yattı. Tam uyumak üzereydi ki, bir tavuk sesiyle irkildi. Tavuk; Kahraman diye sesleniyordu. Kahraman, buraya gel.  Kedi kafasını uzatıp baktı. Tavuğun Kahraman dediği bir lokmacık civcivdi. Kedi gülümsedi. Hey gidi yalan dünya, diyerek sağ ön ayağını soluna doğru savurdu. Tavuk başka ad bulamamıştı da yavrusuna Kahraman adını koymuştu. Her yanı Kahraman olsa ne yazardı. En iyisi uyumak ve bu olayı unutmaktı.<br />
<br />
Kedi uyudu ama ne kadar uyuduğunu hatırlamıyordu. Uyandığında gözleri kapalıydı. Tam olarak kendine gelmemişti. Hemen yanında çıtırtı, tıkırtı duydu. Önce bir gözünü sonra diğer gözünü açtı. Hayret!.. Burnunun dibinde bir civciv eşiniyordu. Gözlerine inanamadı. Kediliği tuttu, bu civcivi yemek istedi. Hızla dört ayağı üstünde doğrulup, sırtını kamburlaştırdı. Ustura gibi keskin dişlerini gösterip, tıslayacak ve civcivi tutacaktı. Kedi dişlerini gösterdi fakat tıslayamadı. Sadece yutkunabildi. Civcivin gözleri şimşek parçasıydı: " Ne o, rahatın mı bozuldu? Diye sordu civciv. "<br />
<br />
Kedi hırslıydı: Civcivin sorduğu soruyu duymamış gibi davrandı:  " Ben civciv yemeye bayılırım. Pek severim civciv etini " diyerek dişlerini gıcırdattı. An meselesiydi civcivin üstüne atılması.<br />
" Dikkat et, ben diğer civcivlere benzemem. Bayılırsan ayılamazsın. Hem beni yemen için, tutman gerek. Haydi, tutsana beni. "<br />
Kedi, yan dönerek savaş pozisyonu alan ve canını dişine takarak kendini savunacak olan civcive bakarak hayretten donakaldı. Farkında olmadan birkaç adım geriledi. Korkmamıştı da çekinmişti civcivden. Daha sonra kedi geriye dönerek oradan uzaklaştı.<br />
<br />
Ertesi gün kedinin kafasına dank etti. O civciv yüzde doksan dokuz Kahraman'dı. Kedi bir plan dâhilinde Kahraman'la dostluk kurmayı denedi ve başarılı oldu da. Onunla konuşurken nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dolana, yalana başvurmadı ve ilk fırsatta düşüncesini açıkladı. Kahraman hemen, gelirim, demişti.<br />
<br />
Bunun üzerine kedi:  " Bak Kahraman, iş ciddi. Ucunda ölüm de var. Bir değil, on kedi, yirmi kedi üstüne gelir. Üç-beş değil ki, vurasın, kırasın. Ben seni vuruşurken görmedim ama ilk tanıştığımız gün hatırlarsın neredeyse üstüne atılacaktım. Sen beni sözle sindirdin. İnan çekindim senden fakat sözlerinden çekindim yoksa beni korkutmadın. Şunu bil ki, senin sözlerinden çekinmeyecek, benden çok daha sert ve çok daha acımasız kediler var ve ben bunların adını duyunca titrerim. Senin buralarda gördüklerin şehir kedileri yani sokak kedileri. Benim anlatmak istediğim ormandan ve dağlardan gelen, çoğunlukla gece yarısından sonra şehirlere inen vahşi kediler. Bir sokak kedisi hiçbir zaman bir vahşi kediyle başa çıkamaz ve ben bir vahşi kedinin kendinden çok daha büyük iki köpekle mücadele ederek onları kaçırttığını gördüm. Vahşi kediler çoğunlukla yalnız gezerler ve geceleri şehirlerde sokak kedilerini yakalayıp öldürürler. Vahşi kediler sokak kedilerinin atalarının eski zamanlarda aralarından ayrılarak insanlara köle olmalarını içlerine sindiremediler. Bunları ön bilgi olsun diye anlattım. Şimdilik gündüzleri çalışacağız. Vahşi kedilerle karşılaşmayacaksın. Bakalım sokak kedilerine karşı ne yapacaksın? "<br />
<br />
" Şu vahşi kedileri çok merak ettim. Sokak kedileriyle antrenman yapacağız desene. "<br />
" Öyle. Vahşi kedilerle maça çıkarsın ama sen sokak kedileriyle de maç oluyormuş gibi sıkı dur. Onları küçümseme. "<br />
" Onları küçümsemediğimi göreceksin. Sen hiç merak etme, kedi kardeş. Söylediklerini unutmayacağım. "<br />
<br />
Aradan üç gün geçmiş fakat anne tavuk ve civcivleri, Kahraman'ı bulamamıştı. Sabah erkenden çıkıp gün boyu Kahraman'ı arıyor, akşamüstü kümese dönüp, ertesi gün yine aramaya başlıyordu. Üçüncü günün akşamüstü kümese dönerken, anne tavuk:  " Yer yarıldı da içine girdi sanki. Ara ara yok! Nereye gider bu civciv? Horoza sor, tavuğa sor, kurbağaya sor, kuşa sor. Kimsenin, Kahraman'dan haberi yok. Kedi onu yedi desen, gören, duyan, bilen olur. Son günlerde hiçbir kedi civciv yememiş. Demek ki, Kahraman yaşıyor, ama nerede? Neden onu bulamadık? Kediden kurtulduysa neden kümese dönmüyor? "<br />
<br />
Civcivlerden biri atıldı:  " Anne, sakın Kahraman, kediyi yemiş olmasın? "<br />
Anne tavuk civcivin sözünü duymazdan geldi. Zaten canı burnundaydı, bir de böyle şaka-şukalarla mı uğraşacaktı? "<br />
<br />
Bir diğer civciv:  " Kahraman belki kanatlanıp uçmuştur. Başka şehre gidip bizi unutmuştur. Olamaz mı yani? "<br />
Deyince, anne tavuk hemen o anda kararını verdi. Kahraman'ı aramaya yalnız başına çıkacaktı.<br />
<br />
Aradan iki ay daha geçti. Tavuk bu sürede Kahraman'ı aramaya devam etti. Diğer dört yavrusu kocaman birer piliç olmuştu ama tavuk, Kahraman'ı bir civciv olarak bulmayı umuyordu.<br />
<br />
Aradan iki ay geçti diye yazdım. Acaba Kahraman hala sağ mı, yaşıyor mu?<br />
Şehirdeki kediler, bir kedinin civcivle arkadaşlığını yadırgamışlardı. Bu durum onlara ters gelmişti. Kedi, neden o civcivi yemiyordu? Aradan sıyrılan birkaç sokak kedisi, civcivi yemek için, girişim yapmış ve civcivin üstüne gitmişti ancak kedi önlerine çıkmıştı. Bu kedi Kahraman'ı bu işe sokan kediydi. O da kendi çapında bir tür efeydi. Korku bir zamanlar ondan korkardı yani korkusuzdu. Demir gibi bileği, çelik gibi yüreği vardı. Birkaç yıl öncesine kadar şehrin kedilerinin başkanıydı. Adaletle hükmediyordu. Anneleri geceleri vahşi kediler tarafından öldürülen yavru kedileri himayesine alırdı. Aç kalmış, açıkta kalmış sokak kedilerine kendi yiyeceğini verdiği, hasta kedileri tedavi ettiği çok görülmüştü. Vahşi kedilerin bir leopar kadar iri başkanını bir gece aniden karşısında görünce olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Vahşi kedilerin başkanı Nara, senin derini yüzerim. Defol git bu şehirden... Deyip, onu bir pençe vuruşuyla yere sermişti.<br />
<br />
Şehir kedileri başkansız kalmıştı. Kedi terk edilmiş, eski evlerde uykusuz geceler geçiriyordu. Onun beyninin derinliklerinde o zamanlar kendisinin bile fark edemediği gerçek şuydu: Vahşi kedilerin başkanı Nara'yı perişan etmek yani intikam. İntikamını almasına günden güne büyüyüp güçlenen Kahraman yardımcı olacaktı. Kahraman akıl almaz derecede güçlü bir iradeye sahipti. Laf kavgasında kesinlikle yenilmiyordu. Çok sert konuşuyor, karşısındakini eziyordu. Kızdığı zaman gözleri kıpkırmızı oluyordu. Kedi bunun nedenini bir türlü anlayamıyordu. Sormak aklına geliyordu ama sorsa Kahraman söyler miydi bilinmezdi. Kedi, Kahraman'ı vahşi kedilerin karşısına çıkarmadan önce iki kere şehir kedileriyle baş başa bıraktı ve onun kedilerle vuruşmasını seyretti. Birincisinde, kabadayı geçinen bir kedinin saldırısını Kahraman kolaylıkla savuşturdu ve sol kanadıyla bir vuruşta yere serdi. İkincisinde, Kahraman üç güçlü kediyle kavgaya tutuştu ve onları da sol kanat vuruşlarıyla yere serdi. Kediye göre, Kahraman hazırdı ve vahşi kedilerin karşısına çıkabilirdi.<br />
<br />
Haziran ayının sıcak gecelerinden birinde kedi, Kahraman 'la şehirde gezintiye çıkmıştı. Kahraman'da Kahraman'dı hani: O, geçen zamanla birlikte büyümüş, iri-yarı, dev gibi bir horoz olmuştu. Uzaklardan, kenar mahalleden miyavlamalar, feryatlar duyulmaya başladı. Tecrübeli kedi durumu tüm acılığıyla anladı:  " Fırla Kahraman, vahşi kediler katliam yapıyor. İleride yavru kedilerin barındığı eski bir ev vardı. Hepsini öldürüyorlar. Onları ancak sen kurtarabilirsin. "<br />
Kahraman ileri atılırken konuştu: " Ne biçim vahşi kediymiş bunlar ya. Ne istiyorlar yavru kedilerden? "<br />
Kedi koşuda Kahraman'dan geri kalmıyordu. Bir o, bir öteki öne geçiyordu:  " Onlar zevk için öldürürler. "<br />
Önce Kahraman eski eve daldı. Sesi gürdü Kahraman'ın, bağırınca yer-gök inledi:  " Bırakın yavru kedileri. Gücünüz yetiyorsa bana çıkın. "<br />
<br />
Gözlerini kan bürümüş yedi zalim vahşi kedinin başları Kahraman'dan yana döndü. Vahşi kediler, hiç vakit kaybetmeden kafaları koparılmış, parçalanmış yavru kedileri bırakarak Kahraman'ın üstüne atıldı. Kahraman, iki adım geri gitti. Bundan dolayı vahşi kediler yere yuvarlandılar. Karışıklıktan yaralanan Kahraman hücuma geçti. Güçlü kanatlarıyla vurarak, vahşi kedileri perişan etti. Vahşi kediler kaçarak canlarını kurtardılar.<br />
<br />
Kahraman'la kedi sokağa çıkarak yürümeye başladılar. Kedi, Kahraman'a, vahşi kedilerin ormana gidince olanları başkan Nara'ya anlatacaklarını ve Nara'nın birkaç gün içinde şehre geleceğini, ayrıca aylar önce Nara'nın, aniden önüne çıkarak bir vuruşta kendisini yere serdiğini, intikamını almasını söyledi.<br />
<br />
Kahraman: " Gelsin bakalım Nara, kim en büyük belli olsun. Sana söz kedi kardeş, Nara benimle görüştükten sonra bu şehre bir daha adım atmaz. "<br />
Kedi:  " Kahraman, çok dikkatli olman gerekir. Nara'yı kedi sanma, onu bir leopar olarak düşün, zaten leopar kadar. Aniden önüne çıkıp sana vurmaya çalışacaktır. Tetikte ol. "<br />
<br />
Bir gece yarısı Kahraman, kediyle birlikte, karanlık sokaklarda dolaşıyordu. Evin birinin yanından dönerken, Nara karşılarına çıkıverdi. Arkasında yüzlerce vahşi kedi vardı. Kahraman, Nara'nın savurduğu pençeden eğilerek zorlukla kurtuldu. Onunla yakın dövüşe girmenin ölümü kucaklamak demek olduğunu anladı. Gördüğü kadarıyla Nara'ya vahşi kedi demek yanlıştı, ona leopar demek doğruydu. Kahraman geriye birkaç adım atarak Nara'ya sırtını döndü ve kaçmaya başladı. Otuz metre kadar kaçtıktan sonra Nara'nın nefesini ensesinde hissetti. Kahraman dönerek sağ kanadını Nara'nın yüzüne patlattı. Hayatında ilk kez bir darbe yiyen Nara durdu. Canı yanmıştı:  " Bana nasıl vurursun? "<br />
<br />
Gözleri hırstan kıpkırmızı olmuş Kahraman, Nara'nın üstüne yürürken, konuştu: " Seni gömerim Nara. Palavrayı bırak. Önce sen vurmak istedin. "<br />
Nara şaşkındı ama aniden ileri atıldı. Kahraman'la birbirlerine girdiler. Toz, dumana karıştı. Çevreye sürüyle seyirci geldi. Kediler, köpekler, kuşlar, horozlar ve bir tavuk.  Horozlar dört taneydi. Kahraman'ın kardeşleri. Tavuk ise, annesi. Durumu soruşturunca kavga edenlerin kim olduğu belli oldu. Nara ile savaşan horoz Kahraman'dı. Arada büyük güç farkı vardı. Kahraman'ı Nara'nın pençesinden kurtarmalıydı. Dört horoz kavgaya karıştı ve Nara daha ne oluyor diyemeden Kahraman'ı olay yerinden uzaklaştırdılar.<br />
<br />
Aradan günler, aylar, yıllar geçti.  Vahşi kediler ara sıra şehre iniyorlardı ama Nara bir daha şehre gelmedi. Hep dağda kaldı.  Kedi şehrin kedilerine tekrar başkan oldu ve vahşi kedilerden uzak durmak için, kedilere gece sokağa çıkmayı yasak etti.  Kahraman ise, annesi ve kardeşleriyle uzaklardaki bir çiftliğe giderek orada mutlu yaşadılar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fransa Askeri Lideri Ve İmparatoru Napolyon Bonapart İle Birlikteyim]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-fransa-askeri-lideri-ve-imparatoru-napolyon-bonapart-ile-birlikteyim.html</link>
			<pubDate>Sat, 01 Feb 2025 12:20:54 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-fransa-askeri-lideri-ve-imparatoru-napolyon-bonapart-ile-birlikteyim.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://avatars.mds.yandex.net/i?id=7e6cad631bd013a4892fc99588ccb72c440a252d-4607549-images-thumbs&amp;n=13" loading="lazy"  alt="[Resim: i?id=7e6cad631bd013a4892fc99588ccb72c440...humbs&amp;n=13]" class="mycode_img" /> <br />
<br />
<br />
FRANSA ASKERİ LİDERİ VE İMPARATORU NAPOLYON BONAPART İLE BİRLİKTEYİM<br />
Bir zamandır Napolyon ile koordinatlarımızın kesiştiği bir zamanda buluşmak istiyordum ve sonunda buluştuk. Napolyon Bonapart, Fransa imparatoru olmuş, dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmak istemiş ve bunu başarmış. Tarih 9-5-2024. Ben Napolyon Bonapart yazıyorum bilgisayarıma ve siteler, forumlar çıkıyor. Hayat hikayesi, fethettiği yerler, hayatları sonlandırılan insanlar. Ben Fransa imparatoru olsam, Fransa'yı yüceltmeye çalışırdım. Komşu ülkelere saldırıp savaş çıkarmazdım. Yaşadığım yıllardan 200 - 300 yıl sonra yeni nesil insanlar benim adımı az bilirdi ama olsun. Az tanınayım ama iyi tanınayım. Ben Fransa imparatoru olarak Mısır'ı işgal edersem olmaz. Bu ülkelerin yüzlerce yıl sonraki yeni nesilleri Serdar Yıldırım kötüydü, fenaydı. Ülkemizi işgal etti, nice canlılara yaşam izni vermedi derlerse çok üzülürdüm. <br />
<br />
Zaman gezgini olarak Napolyon Bonapart'ı rahatsız ettim: " Buyrun, Napolyon Bonapart. Burası benim evim. Dört katlı bir apartmanın ikinci katı. Bazısına göre, saray, köşk. Bazısına göre, yaşanılacak iyi bir mekan. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Palavrayı kes!. İki oda, bir salon, apartmanda altı kolon. Kendini uyanık sanıyorsun değil mi? Beni harekete geçirmeden sinyallerini aldım. Yaşadığın bu binayı gezdim, dolaştım. Kendin için, kendince bir şeyler yapmaya çalışıyorsun ama bana sökmez. Hakkında araştırma yaptım. Bu binada ve komşu binalarda seni tanıyan yok. Kim bu Serdar Yıldırım diyorlar? "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Doğrudur. Demek ki başarılı oldum. Öyle sağda solda lak luk edersem bunun bana faydası olmaz. Sessiz ve derinden gitmek, benim temel ilkemdir. Yakın plan çalıştığım insanlar oldu ve bunların pek azı bana yardımcı oldu. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Her yanlışa bir doğru kılıf buluyorsun. Seninle uğraşamam. Çekil  yolumdan. Gölge etme. <br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Benim sizinle bir uğraş içine girmemin sebebi, Osmanlı İmparatorluğu çöktükten sonra Anadolu işgal altındayken Kurtuluş Savaşı başlatan Mustafa Kemal ile ilgili. Mustafa Kemal öğrencilik yıllarında, önceleri Napolyon'a hayrandım. Sonradan siyasi fikirlerim şekillenince Napolyon'dan hoşlanmamaya başladım. Demek ki, devrimler karşı devrimleri getirebilir, demişti. <br />
Gençliğinde Mustafa Kemal'i  etkileyen kişiler arasında yer alan batılı düşünürlerden bazıları şunlardı:  Jean-Jacques Rousseau: Özgürlükçü ve cumhuriyetçi düşünceleri.<br />
Montesquieu: Erdem rejimi olarak cumhuriyetin önemine dair fikirleri.<br />
Voltaire: İlim ve akıl vurgusu.<br />
Ey Napolyon Bonapart, dünyadaki maceranızı bir şekilde sonlandırmışsınız. Sizin için, çok başarılıdır denebilir. Gelecek nesiller sizden etkilenmiş. Dünyanın yüz elliden fazla ülkesinin ders kitaplarında varsınız. Bunlar Napolyon Bonapart diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Ben de tarihin kabul ettiği bir yüce sima olarak sizi gördüm ve kabul ettim. Dünya tarihine sizi yeniden lanse etmek istiyorum ve Napolyon Bonapart diyorum. Siz böyle bir etkinliğin baş mimarı olmaz mıydınız? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Ben gelmişim, geçmişim. Bu dünyadaki zamanımı tamamlamışım. Siz beni yeniden gündeme mi getirmeye çalışıyorsunuz? " <br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Tamamen öyle. Ben kesinlikle Napolyon Bonapart diyorum ve bu fikirlerin takipçisi olacağım. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " İlk karşılaştığımızda bana agresif biri gibi göründünüz ama kalbiniz bir pamuktan yumuşakmış. Benim şu anda size bir jest yapmam gerekir. O zamanlar İspanya Krallığına kardeşim 3. Napolyon'u getirmiştim. Şimdi geçmişe dönsek ben sizi İspanya Kralı olarak tayin etsem, siz emrime riayet edip İspanya Kralı olur muydunuz? "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Bu benim için, paha biçilmez bir umut kaynağı olurdu. Krallar, şahlar, padişahlar hep zor durumda kalmıştır ve istemedikleri işlerle mücadele etmiştir. Ben sizi kırmamak için, İspanya Kralı olurum. Zamanı tersine çevirir, saatleri sessiz çaldırırım. Sarayda oturmaz halkın arasında gezerim. Halkla birlik olurum, bütünleşirim. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Ben 22 yaşında albay, 26 yaşında general oldum; haberin var mı senin? Bir ülkeyi düşmanlar istila etse, dört bir yandan sarılsa, yok edilmeye çalışılsa, sen bu ülkenin vatandaşı olsan, bu haksızlığa karşı çıkmaz mısın? "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Gür sesimle haykırırım. Bağırır çağırırım. Düşmanlar bundan korkar. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Benim ülkem Fransa'nın İngiltere ile yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen savaşları vardı. Genelde bizim ordu bozguna uğruyordu ve kaçıyordu. Ben yüzbaşı ve binbaşı iken savaştan kaçmadım. Emrimdeki birlikle savaşa devam ettim. Asker de kaçmadı. Sonradan ordu komutanları bunu fark etti. Sayısı yüz bini geçen ordular emrime verildi. İtalya seferi sırasında 18 meydan savaşı kazandım. 15-Mayıs-1796’da  ordumla Milano’ya girdim. 27 yaşındaydım. <br />
Daha sonra Fransız donanması ile 19-Mayıs-1798'de Mısır seferi için yola çıktım. İngiltere'nin ticaret yolunu kesmek istedim. Olayın odak noktası Süveyş Kanalı'ydı. Uzak doğudan gelen gemiler dolusu mallar, Afrika'nın güneyinden dolanmadan Süveyş'ten kolayca geçirilip İngiltere'ye getiriliyordu. Mısır'ı ele geçirmek, benim için zor olmadı. Böylece İngiltere'nin asıl ticaret membaı olan yolu kesmiş oldum. İngiltere'den ah vah sesleri yükselmeye başladı. Sonradan doğuya gittim. Orta Doğu'nun  güçlü kalesi Akka'ya yöneldim. Akka'yı kuşattım ama alamadım. Osmanlı veziri Cezzar Ahmet Paşa çok dirençliydi ve Akka'yı bana teslim etmedi. Cezzar kasap demektir. Bu Cezzar Ahmet Paşa yakaladığı düşmanlarını develeriyle birlikte kurban edermiş. Eğer ben Cezzar'ı yenip Akka'yı alabilseydim, Büyük İskender gibi Suriye,  Irak, İran, Pakistan ve Afganistan'ı dümdüz edip Hindistan'ı ele geçirmek istiyordum. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Ey Napolyon Bonapart, siz yüce düşünceler içindeydiniz ve İngiltere'nin ticaret yolunu kesmeye çalıştınız. Kestim dediniz, doğrudur ama sonradan neden oradan ayrılıp  iki gemiyle Fransa'ya döndünüz. Kırk bin askeriniz orada kaldı. Siz Fransa yönetimi üstünde gücünüzü artırdınız ama orada kalan Fransız askerleri ne oldu? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Avrupa’da Fransa’nın Koalisyon ordularına yenildiği haberini alınca ülkeme dönme kararı aldım. Eylül 1799’da ordumu Mısır'da bırakarak iki  gemiyle Fransa'ya döndüm. Emrimde bir dolu general vardı. Onlarda güçlerini ispat etsinler ve zafer kazansınlar diye düşündüm. Ben bir generaldim ve Fransız orduları benim emrime verilmişti. Bu böyle olmasaydı ben Napolyon Bonapart olabilir miydim? Savaşa gidip, savaştan kaçan komutan değil, savaş meydanını asla terk etmeyen, yalnız kalsa bile savaşan, zafer kazanmayı bekleyen ve bunu başaran bir komutan olabilir miydim? <br />
Ben zafer kazandıkça ordu komutanları, bu Napolyon, Fransa İmparatoru olur, dedi. Önce 1.konsül seçildim ve sonra Fransa İmparatoru oldum. Fransa'yı yücelttim. İngiltere'nin hızını kestim. Fransa'yı dünya devletleri arasında ön sıraya yükselttim. 1804 yılının Mayıs ayında, kralcıların bir komplosunu bahane ettim ve  kendimi imparator ilan ettim. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Avrupa'yı fethettikten sonra, doğuya yöneldiniz. 1812 yılı ortasında 800 bin kişilik orduyla Rusya üstüne yürüdünüz. Borodino Muharebesi'nde General Kutuzov komutasındaki Rus ordusunu yenilgiye uğrattınız. Ruslar, tarlaları yakarak ve su kaynaklarını kurutarak geri çekildi. Aç ve susuz kalan ordunuzda hastalıklar başladı. Sonunda Moskova'yı kuşattınız. Bir hafta sonra Moskova'ya girdiniz. Bir ay boyunca Moskova'da kaldıktan sonra Kaluga'ya doğru çekildiniz. Daha sonra ordunuzla ileri yürüyüşe geçince Tatarlar Fransa ordusunu takip etti ve çok can aldı. Rus ordusunun kazandığı savaşlardan sonra 14-Aralık-1812' de Rusya'yı terk ettiniz. Böylelikle Avrupa'da itibarınız zedelendi. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Benim hiçbir şekilde itibarım zedelenmedi. Her ne yaptıysam hepsi yüzde yüz doğrudur ve peşinden gidilmesi gerekir. Sen kimsin ki, beni eleştirmeye çalışıyorsun. Ben seni bir kaşık suda boğarım. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Benim yaşadığım zamanda, Avrupa tek bir gücün egemenliği altında olsaydı, sesimi bu derece yükseltemezdim. Avrupa kıtası pek çok devlet barındırıyor ve orta ölçekli bir yönetim anlayışı içinde. Ey Napolyon Bonapart, şu anda Avrupa Birleşik Devletleri olsaydı ve bunun kurucusu siz olsaydınız, bakın ben karşınızdayım ve benim için, nasıl bir gelecek arzulardınız? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " En güçlü olduğum zaman bu derdim ve seni şövalyelerime yakalatırdım. Ellerini bağlatır ve karşımda diz çöktürürdüm. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım : " Ey Napolyon Bonapart, böyle bir şey mümkün değil.  Ben suçlu biri değilim ki, hakkımda nasıl bir cezai işlem uygulatacaksınız? Hem ele geçirdiğin ülkelere Napolyon kanunları getireceksin ama ben düşüncemi söyledim diye beni kürek mahkumu  ilan edeceksin? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Bana bak bana. Adın Serdar mıydı neydi? Benim canımı sıkma canını yakarım. Konuşmayı burada kes, hikayeyi hazırla, sadece gerçekleri yaz ve bana okutmadan yayınlama. Bu işten ben karlı çıkarım çünkü zaferlerimle gündeme geliyorum. Senin bu işten kazancın ne olacak merak ediyorum? " <br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Şimdi tarih 6-1-2025. Artık hikaye bitti. Yazması 8 ay sürdü. Bugün site ve forumlarda okunmaya başlayacak. Bu işten benim kazancım, okuyucunun hoşça vakit geçirerek tarihi bilgi sahibi olması. "<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://avatars.mds.yandex.net/i?id=7e6cad631bd013a4892fc99588ccb72c440a252d-4607549-images-thumbs&amp;n=13" loading="lazy"  alt="[Resim: i?id=7e6cad631bd013a4892fc99588ccb72c440...humbs&amp;n=13]" class="mycode_img" /> <br />
<br />
<br />
FRANSA ASKERİ LİDERİ VE İMPARATORU NAPOLYON BONAPART İLE BİRLİKTEYİM<br />
Bir zamandır Napolyon ile koordinatlarımızın kesiştiği bir zamanda buluşmak istiyordum ve sonunda buluştuk. Napolyon Bonapart, Fransa imparatoru olmuş, dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmak istemiş ve bunu başarmış. Tarih 9-5-2024. Ben Napolyon Bonapart yazıyorum bilgisayarıma ve siteler, forumlar çıkıyor. Hayat hikayesi, fethettiği yerler, hayatları sonlandırılan insanlar. Ben Fransa imparatoru olsam, Fransa'yı yüceltmeye çalışırdım. Komşu ülkelere saldırıp savaş çıkarmazdım. Yaşadığım yıllardan 200 - 300 yıl sonra yeni nesil insanlar benim adımı az bilirdi ama olsun. Az tanınayım ama iyi tanınayım. Ben Fransa imparatoru olarak Mısır'ı işgal edersem olmaz. Bu ülkelerin yüzlerce yıl sonraki yeni nesilleri Serdar Yıldırım kötüydü, fenaydı. Ülkemizi işgal etti, nice canlılara yaşam izni vermedi derlerse çok üzülürdüm. <br />
<br />
Zaman gezgini olarak Napolyon Bonapart'ı rahatsız ettim: " Buyrun, Napolyon Bonapart. Burası benim evim. Dört katlı bir apartmanın ikinci katı. Bazısına göre, saray, köşk. Bazısına göre, yaşanılacak iyi bir mekan. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Palavrayı kes!. İki oda, bir salon, apartmanda altı kolon. Kendini uyanık sanıyorsun değil mi? Beni harekete geçirmeden sinyallerini aldım. Yaşadığın bu binayı gezdim, dolaştım. Kendin için, kendince bir şeyler yapmaya çalışıyorsun ama bana sökmez. Hakkında araştırma yaptım. Bu binada ve komşu binalarda seni tanıyan yok. Kim bu Serdar Yıldırım diyorlar? "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Doğrudur. Demek ki başarılı oldum. Öyle sağda solda lak luk edersem bunun bana faydası olmaz. Sessiz ve derinden gitmek, benim temel ilkemdir. Yakın plan çalıştığım insanlar oldu ve bunların pek azı bana yardımcı oldu. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Her yanlışa bir doğru kılıf buluyorsun. Seninle uğraşamam. Çekil  yolumdan. Gölge etme. <br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Benim sizinle bir uğraş içine girmemin sebebi, Osmanlı İmparatorluğu çöktükten sonra Anadolu işgal altındayken Kurtuluş Savaşı başlatan Mustafa Kemal ile ilgili. Mustafa Kemal öğrencilik yıllarında, önceleri Napolyon'a hayrandım. Sonradan siyasi fikirlerim şekillenince Napolyon'dan hoşlanmamaya başladım. Demek ki, devrimler karşı devrimleri getirebilir, demişti. <br />
Gençliğinde Mustafa Kemal'i  etkileyen kişiler arasında yer alan batılı düşünürlerden bazıları şunlardı:  Jean-Jacques Rousseau: Özgürlükçü ve cumhuriyetçi düşünceleri.<br />
Montesquieu: Erdem rejimi olarak cumhuriyetin önemine dair fikirleri.<br />
Voltaire: İlim ve akıl vurgusu.<br />
Ey Napolyon Bonapart, dünyadaki maceranızı bir şekilde sonlandırmışsınız. Sizin için, çok başarılıdır denebilir. Gelecek nesiller sizden etkilenmiş. Dünyanın yüz elliden fazla ülkesinin ders kitaplarında varsınız. Bunlar Napolyon Bonapart diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Ben de tarihin kabul ettiği bir yüce sima olarak sizi gördüm ve kabul ettim. Dünya tarihine sizi yeniden lanse etmek istiyorum ve Napolyon Bonapart diyorum. Siz böyle bir etkinliğin baş mimarı olmaz mıydınız? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Ben gelmişim, geçmişim. Bu dünyadaki zamanımı tamamlamışım. Siz beni yeniden gündeme mi getirmeye çalışıyorsunuz? " <br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Tamamen öyle. Ben kesinlikle Napolyon Bonapart diyorum ve bu fikirlerin takipçisi olacağım. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " İlk karşılaştığımızda bana agresif biri gibi göründünüz ama kalbiniz bir pamuktan yumuşakmış. Benim şu anda size bir jest yapmam gerekir. O zamanlar İspanya Krallığına kardeşim 3. Napolyon'u getirmiştim. Şimdi geçmişe dönsek ben sizi İspanya Kralı olarak tayin etsem, siz emrime riayet edip İspanya Kralı olur muydunuz? "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Bu benim için, paha biçilmez bir umut kaynağı olurdu. Krallar, şahlar, padişahlar hep zor durumda kalmıştır ve istemedikleri işlerle mücadele etmiştir. Ben sizi kırmamak için, İspanya Kralı olurum. Zamanı tersine çevirir, saatleri sessiz çaldırırım. Sarayda oturmaz halkın arasında gezerim. Halkla birlik olurum, bütünleşirim. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Ben 22 yaşında albay, 26 yaşında general oldum; haberin var mı senin? Bir ülkeyi düşmanlar istila etse, dört bir yandan sarılsa, yok edilmeye çalışılsa, sen bu ülkenin vatandaşı olsan, bu haksızlığa karşı çıkmaz mısın? "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Gür sesimle haykırırım. Bağırır çağırırım. Düşmanlar bundan korkar. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Benim ülkem Fransa'nın İngiltere ile yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen savaşları vardı. Genelde bizim ordu bozguna uğruyordu ve kaçıyordu. Ben yüzbaşı ve binbaşı iken savaştan kaçmadım. Emrimdeki birlikle savaşa devam ettim. Asker de kaçmadı. Sonradan ordu komutanları bunu fark etti. Sayısı yüz bini geçen ordular emrime verildi. İtalya seferi sırasında 18 meydan savaşı kazandım. 15-Mayıs-1796’da  ordumla Milano’ya girdim. 27 yaşındaydım. <br />
Daha sonra Fransız donanması ile 19-Mayıs-1798'de Mısır seferi için yola çıktım. İngiltere'nin ticaret yolunu kesmek istedim. Olayın odak noktası Süveyş Kanalı'ydı. Uzak doğudan gelen gemiler dolusu mallar, Afrika'nın güneyinden dolanmadan Süveyş'ten kolayca geçirilip İngiltere'ye getiriliyordu. Mısır'ı ele geçirmek, benim için zor olmadı. Böylece İngiltere'nin asıl ticaret membaı olan yolu kesmiş oldum. İngiltere'den ah vah sesleri yükselmeye başladı. Sonradan doğuya gittim. Orta Doğu'nun  güçlü kalesi Akka'ya yöneldim. Akka'yı kuşattım ama alamadım. Osmanlı veziri Cezzar Ahmet Paşa çok dirençliydi ve Akka'yı bana teslim etmedi. Cezzar kasap demektir. Bu Cezzar Ahmet Paşa yakaladığı düşmanlarını develeriyle birlikte kurban edermiş. Eğer ben Cezzar'ı yenip Akka'yı alabilseydim, Büyük İskender gibi Suriye,  Irak, İran, Pakistan ve Afganistan'ı dümdüz edip Hindistan'ı ele geçirmek istiyordum. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Ey Napolyon Bonapart, siz yüce düşünceler içindeydiniz ve İngiltere'nin ticaret yolunu kesmeye çalıştınız. Kestim dediniz, doğrudur ama sonradan neden oradan ayrılıp  iki gemiyle Fransa'ya döndünüz. Kırk bin askeriniz orada kaldı. Siz Fransa yönetimi üstünde gücünüzü artırdınız ama orada kalan Fransız askerleri ne oldu? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Avrupa’da Fransa’nın Koalisyon ordularına yenildiği haberini alınca ülkeme dönme kararı aldım. Eylül 1799’da ordumu Mısır'da bırakarak iki  gemiyle Fransa'ya döndüm. Emrimde bir dolu general vardı. Onlarda güçlerini ispat etsinler ve zafer kazansınlar diye düşündüm. Ben bir generaldim ve Fransız orduları benim emrime verilmişti. Bu böyle olmasaydı ben Napolyon Bonapart olabilir miydim? Savaşa gidip, savaştan kaçan komutan değil, savaş meydanını asla terk etmeyen, yalnız kalsa bile savaşan, zafer kazanmayı bekleyen ve bunu başaran bir komutan olabilir miydim? <br />
Ben zafer kazandıkça ordu komutanları, bu Napolyon, Fransa İmparatoru olur, dedi. Önce 1.konsül seçildim ve sonra Fransa İmparatoru oldum. Fransa'yı yücelttim. İngiltere'nin hızını kestim. Fransa'yı dünya devletleri arasında ön sıraya yükselttim. 1804 yılının Mayıs ayında, kralcıların bir komplosunu bahane ettim ve  kendimi imparator ilan ettim. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Avrupa'yı fethettikten sonra, doğuya yöneldiniz. 1812 yılı ortasında 800 bin kişilik orduyla Rusya üstüne yürüdünüz. Borodino Muharebesi'nde General Kutuzov komutasındaki Rus ordusunu yenilgiye uğrattınız. Ruslar, tarlaları yakarak ve su kaynaklarını kurutarak geri çekildi. Aç ve susuz kalan ordunuzda hastalıklar başladı. Sonunda Moskova'yı kuşattınız. Bir hafta sonra Moskova'ya girdiniz. Bir ay boyunca Moskova'da kaldıktan sonra Kaluga'ya doğru çekildiniz. Daha sonra ordunuzla ileri yürüyüşe geçince Tatarlar Fransa ordusunu takip etti ve çok can aldı. Rus ordusunun kazandığı savaşlardan sonra 14-Aralık-1812' de Rusya'yı terk ettiniz. Böylelikle Avrupa'da itibarınız zedelendi. "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Benim hiçbir şekilde itibarım zedelenmedi. Her ne yaptıysam hepsi yüzde yüz doğrudur ve peşinden gidilmesi gerekir. Sen kimsin ki, beni eleştirmeye çalışıyorsun. Ben seni bir kaşık suda boğarım. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Benim yaşadığım zamanda, Avrupa tek bir gücün egemenliği altında olsaydı, sesimi bu derece yükseltemezdim. Avrupa kıtası pek çok devlet barındırıyor ve orta ölçekli bir yönetim anlayışı içinde. Ey Napolyon Bonapart, şu anda Avrupa Birleşik Devletleri olsaydı ve bunun kurucusu siz olsaydınız, bakın ben karşınızdayım ve benim için, nasıl bir gelecek arzulardınız? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " En güçlü olduğum zaman bu derdim ve seni şövalyelerime yakalatırdım. Ellerini bağlatır ve karşımda diz çöktürürdüm. "<br />
<br />
Serdar Yıldırım : " Ey Napolyon Bonapart, böyle bir şey mümkün değil.  Ben suçlu biri değilim ki, hakkımda nasıl bir cezai işlem uygulatacaksınız? Hem ele geçirdiğin ülkelere Napolyon kanunları getireceksin ama ben düşüncemi söyledim diye beni kürek mahkumu  ilan edeceksin? "<br />
<br />
Napolyon Bonapart: " Bana bak bana. Adın Serdar mıydı neydi? Benim canımı sıkma canını yakarım. Konuşmayı burada kes, hikayeyi hazırla, sadece gerçekleri yaz ve bana okutmadan yayınlama. Bu işten ben karlı çıkarım çünkü zaferlerimle gündeme geliyorum. Senin bu işten kazancın ne olacak merak ediyorum? " <br />
<br />
Serdar Yıldırım: " Şimdi tarih 6-1-2025. Artık hikaye bitti. Yazması 8 ay sürdü. Bugün site ve forumlarda okunmaya başlayacak. Bu işten benim kazancım, okuyucunun hoşça vakit geçirerek tarihi bilgi sahibi olması. "<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kavuklu İle Pişekar - Fakirlik Başa Bela]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-kavuklu-ile-pisekar-fakirlik-basa-bela.html</link>
			<pubDate>Sat, 01 Feb 2025 12:19:22 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-kavuklu-ile-pisekar-fakirlik-basa-bela.html</guid>
			<description><![CDATA[KAVUKLU İLE PİŞEKAR: FAKİRLİK BAŞA BELA<br />
Pişekar: Gel bakalım Kavuklu, azıcık  laflayalım.<br />
Kavuklu: Çıktım söğüt dalına, atladım aşağıya.<br />
Pişekar: Amma yaptın ha! Madem aşağıya inecektin, söğüt dalına niye çıktın? <br />
Kavuklu: Canım istedi. Hayatta istediğimi keşke yapabilseydim.<br />
Pişekar: Canının isteyip de yapamadığın neler var? <br />
Kavuklu: Neler yok ki? Fakir doğdum, fakir gidiyorum. Otuz dört yaşındayım. Bir kesere sap olamadım.<br />
Pişekar: Derdimi deştin Kavuklu. Seninki de bir şey mi? Bak ben elli yedi yaşındayım, değil keser, bir çakıya sap olamadım. <br />
Kavuklu: Ama her programdan sonra seyirciler bana, şu Pişekar, ne eğiliyor ne bükülüyor. Tava sapı gibi mübarek, diyorlar.<br />
Pişekar: Çorbayı karıştır, seyirciyi karıştırma. Doğru dedin, fakir gelen, fakir gider. Ben az gördüm, fakir gelip zengin gideni.<br />
Kavuklu: Zengin çocuğu olsaydım böyle olmazdı. Köşklerde, yalılarda yaşar, hamama salı günü giderdim.<br />
Pişekar:  Neden salı? Çarşamba günü hamama git.<br />
Kavuklu: Çarşamba Samsun'da. Bir hamam için, oraya gitmem.<br />
Pişekar: Hamama ister çarşamba da, ister perşembe de git. Başka neler yapardın?<br />
Kavuklu: Bahçedeki erik ağacının altına yatar, erik piş, ağzıma düş derdim.<br />
Pişekar: Kiraz da pişer, armut da pişer. Sen bu kafayla kısa sürede zengin olursun. <br />
Kavuklu: Ben şimdi zengin mi oldum? <br />
Pişekar: Tabi ya zengin oldun.<br />
Kavuklu: Ama cepte beş kuruş yok.<br />
Pişekar: Zamanla o da olur. En azından zenginliği hayal ediyorsun. Benim hayal gücüm sıfır. Zenginlik bana uzak geçer. <br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR:  HARAÇ<br />
Pişekar:  Ne o kavuklu, neden öyle kavuğun elinde geziyorsun? <br />
Kavuklu: Adam benden bin kat çirkin, bana tipsiz diyor.<br />
Pişekar:  Yapma ya! Kim sana tipsiz diyor?<br />
Kavuklu: Karşı sokakta oturan sırık boylu. Adı Adem midir, nedir?<br />
Pişekar:  Şu herkese kabaran. Alamadın mı paçasını aşağı?<br />
Kavuklu: Almasına alırdım ama yanında iri kıyım iki adam vardı.<br />
Pişekar:  Ne olmuş yani dal aralarına bir ona, bir buna çak, düşür. Sonra yapış Adem'in yakasına. Nerede kalmıştık de. <br />
Kavuklu: O iş o kadar kolay mı? Bana akıl verene bak! Geçen gün çıkmaz sokakta seni gördüm. Diz çökmüştün. Tepende 12-13 yaşlarında iki çocuk, sana abicim dedirtiyorlardı. <br />
Pişekar:  Şu iki kara çocuk.. Aniden önüme çıktılar. Birinin elinde çakı vardı. Diz çök dediler. Çöktüm. Abicim de dediler. Dedim. Babaları gelir diye yani.<br />
Kavuklu: Çocukların elinde çakı yoktu. Korkak seni. Babaları gelirmiş? Bu olayı kahvede anlatsam sokağa çıkamazsın. <br />
Pişekar:  Aman Kavuklu, etme eyleme. Sus payı olarak ne istersin? <br />
Kavuklu: Şimdilik at bir beşlik. Bir hafta sonra bunun iki mislini isterim.<br />
Pişekar:  Al işte beşlik. Bir hafta sonraki yedi buçuk olsaydı.<br />
Kavuklu: Pazarlık yok.<br />
Pişekar:  Tamam dediğin olsun.<br />
Kavuklu beşliği alır gider. Pişekar arkasından söylenir: " Çocuklar gibi bu da beni haraca bağladı. Yine de Kavuklu insaflıymış. Çocuklar, onluk aldılar. Haftaya dört katı dediler. "<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR: HEKİM<br />
Kavuklu: Dün hekime gittim.<br />
Pişekar: Sonra ne oldu?<br />
Kavuklu: Baktı, etti.<br />
Pişekar: İlaç verdi mi? <br />
Kavuklu: Vermedi.<br />
Pişekar: Demek ki bir derdin yokmuş.<br />
Kavuklu: Bir derdim yok, iki derdim var.<br />
Pişekar: İki derdin mi? Senin ne derdin var ki? <br />
Kavuklu: Tarla, bahçe, inek, öküz.<br />
Pişekar: İki dediydin. Dert dörtmüş.<br />
Kavuklu: Yok iki. İnek tarlaya, öküz bahçeye girmiş.<br />
Pişekar: Devam et.<br />
Kavuklu: Bulduğunu yemiş, zarar vermiş.<br />
Pişekar: Kimin davarı bunlar?<br />
Kavuklu: Muhtarın.<br />
Pişekar: Muhtarla konuşsaydın, zararı öderdi.<br />
Kavuklu: Konuştum, zararı öderim, dedi.<br />
Pişekar: Tamam işte.<br />
Kavuklu: Yarısını peşin verdi, yarısı yarın, dedi.<br />
Pişekar: Helal be muhtar!<br />
Kavuklu: Yarın oldu, yarısını daha verdi.<br />
Pişekar: Yani çeyrek kaldı.<br />
Kavuklu: Kalan iki gün sonra, dedi. Dün süre doldu.<br />
Pişekar: Süre dolmuşsa ne olmuş? İki gün daha bekle.<br />
Kavuklu: Ama süre dolmuştu. Sözünü tutmadı.<br />
Pişekar: Canım eli sıkışıktır. Para bulunca öder.<br />
Kavuklu: Ben de kızdım, hekime gittim.<br />
Pişekar: Hekime değil, hakime gidecektin. Sorun çözülürdü.<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU HİKAYE YAZIYOR<br />
Pişekar: Vay Kavuklu, garanti hikaye yazıyorsundur.<br />
Kavuklu: Üstüne bastın, kaldır ayağını.<br />
Pişekar: Sağı mı, solu mu?<br />
Kavuklu: İkisini de. <br />
Pişekar: O zaman yere düşerim.<br />
Kavuklu: Tamam işte, ben de senin yere düşmeni istiyorum.<br />
Pişekar: Yazıyorsun, yazıyorsun da ne kazanıyorsun? Beş kuruş veren mi var? Sal ipin ucunu gitsin.<br />
Kavuklu: Bilmem kaç yıl önce hikaye yazmaya başlarken, para diye bir şey aklımın ortasından geçmedi.<br />
Pişekar: Onu bin kere söyledin ama istemez misin şimdi sana bu hikayeler için, çuvalla para versinler. Bak istemem deme bir küserim bir daha konuşmam.<br />
Kavuklu: Bende yalan yok. Doğru oturur, doğru konuşurum. Kazandığım az bir para ne sana yeter, ne bana yeter. Şu hikayeleri satın  alan olsa pek sevinirim. Benim hikayeleri kitabına alana, bundan para kazananlara kırgınım. Konuştuklarım oldu: Bak kitap basmışsın. Şu hikayeler benim eserim. Hikayeler lokomotif olmuş, yedi baskı yapmışsın. Ben zor geçiniyorum. Bu durum beni üzüyor. Bana da bir şeyler ver. Ben sana hiç yayınlanmamış hikayelerden gönderirim, dedim. Sana para yok Kavuklu, sen git dağ başında ulu,  dedi.<br />
Pişekar: Hazıra konuyor, uyanık. Sıkıntısını sen çekiyorsun, kaymağını o yiyor. Çaresi yok mu bu işin? <br />
Kavuklu: Çaresi yok. Ben hikaye yazarım, onlar paraya döndürürler.<br />
Pişekar: Halktan yardım istesek. Bakın Kavuklu geçim zorluğu çekiyor, biraz yardım desek. Bağış kampanyası düzenlesek.<br />
Kavuklu: Benimle eğlenme Pişekar. İnsanlar, hikayelerimi çok beğeniyor, alkışlıyor ama para, bir yardım deyince,  bizden sana  kuruş yok Kavuklu diyorlar. <br />
Pişekar: Yapma ya, denedin mi bunu? <br />
Kavuklu: Tabi denedim. Hikayelerimden okudum. Güzel dediler, övdüler. Geçinemiyorum,  dedim, para, yardım, dedim. Kuruş veren olmadı.<br />
Pişekar: Sanatkara bu yapılır mı? Üç beş kuruş verseler servetleri mi eksilecek? <br />
Kavuklu: Sayın Pişekar Efendi, sen zenginsin. Eve ekmek götürmem gerek. Bir ekmek parası verebilir misin? Borç olarak. Gün gelir öderim. <br />
Pişekar: Ben dilencileri sevmem bilirsin. Sana borç verirdim ama bozuk yok, der ve yürüyüp gider. Pişekar'ın arkasından bakakalan Kavuklu'nun gözleri dolar. Daha sonra gözyaşlarını silen Kavuklu ekmek alamadan evinin yolunu tutar. <br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR:  HAMAM<br />
Pişekar: Söyle bakalım Kavuklu, gölgeden mi yoksa güneşten mi yürürsün? <br />
Kavuklu: Yazın gölgeden, kışın güneşten yürürüm.<br />
Pişekar: Ya baharda nasıl yürürsün?<br />
Kavuklu: Şemsiye elimde yürürüm.<br />
Pişekar: Evden çıkarken baktın ortalık günlük, güneşlik. Şemsiyeyi almadan çıktın. Yolda yağmura yakalandın. Ne yaparsın?<br />
Kavuklu: Hemen bir evin saçak altına sığınırım.<br />
Pişekar: Oralarda ev yok. İki tarafın çayır, çimen.<br />
Kavuklu: Bir ağaç altına saklanırım.<br />
Pişekar: Görünürde hiç ağaç yok.<br />
Kavuklu: Pişekar, sen benim ıslanmamı istiyorsun. O zaman çayırın orta yerine otururum. Cebimden çıkardığım sabunla bir güzel yıkanırım. Böylece bu haftaki hamam işini aradan çıkarırım. Oldu mu? Hoşuna gitti mi? <br />
Pişekar: Bir de keselenseydin, bir ay hamama gitmesen de olurdu.<br />
<br />
--------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR: BAYRAM<br />
Pişekar:  Kavuklu, bugün bayram. Öp bakalım elimi.<br />
Kavuklu: Bayram ama neden elini öpeyim?<br />
Pişekar:  Öp haydi, çekinme. Al şu beşliği güle güle harca.<br />
Kavuklu: Parayı cebine sok. İstemem senin paranı. Elini de öpmem.<br />
Pişekar:  Amma naza çektin be Kavuklu. Para az geldi galiba. Beşin yanına beş ekledim etti on. Öp elimi al onluğu.<br />
Kavuklu: Elli de versen o iş olmaz. Senin önünde eğilmem. Ne demek bayrammış, el öpmekmiş? Egonu tatmin etmek için mi bana el öptürmeye çalışıyorsun? Gidiyorsun orada burada çocuklara el öptürmeye uğraşıyorsun. Yaşın büyük, boyun büyük ama aklın küçük.<br />
Pişekar:  Sen istemedin diye ben el öptürmekten vazgeçmem.<br />
Kavuklu: İstersen elini öptürmeye çalışma da tokalaşalım. <br />
Pişekar:  Tamam tokalaşalım ama beş liranı alırım.<br />
Kavuklu: Ne beş lirası, bende beş kuruş yok.<br />
Pişekar:  O zaman tokalaşma da yok, bayramlaşma da yok. <br />
Daha sonra Pişekar uzaklaşır gider.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KAVUKLU İLE PİŞEKAR: FAKİRLİK BAŞA BELA<br />
Pişekar: Gel bakalım Kavuklu, azıcık  laflayalım.<br />
Kavuklu: Çıktım söğüt dalına, atladım aşağıya.<br />
Pişekar: Amma yaptın ha! Madem aşağıya inecektin, söğüt dalına niye çıktın? <br />
Kavuklu: Canım istedi. Hayatta istediğimi keşke yapabilseydim.<br />
Pişekar: Canının isteyip de yapamadığın neler var? <br />
Kavuklu: Neler yok ki? Fakir doğdum, fakir gidiyorum. Otuz dört yaşındayım. Bir kesere sap olamadım.<br />
Pişekar: Derdimi deştin Kavuklu. Seninki de bir şey mi? Bak ben elli yedi yaşındayım, değil keser, bir çakıya sap olamadım. <br />
Kavuklu: Ama her programdan sonra seyirciler bana, şu Pişekar, ne eğiliyor ne bükülüyor. Tava sapı gibi mübarek, diyorlar.<br />
Pişekar: Çorbayı karıştır, seyirciyi karıştırma. Doğru dedin, fakir gelen, fakir gider. Ben az gördüm, fakir gelip zengin gideni.<br />
Kavuklu: Zengin çocuğu olsaydım böyle olmazdı. Köşklerde, yalılarda yaşar, hamama salı günü giderdim.<br />
Pişekar:  Neden salı? Çarşamba günü hamama git.<br />
Kavuklu: Çarşamba Samsun'da. Bir hamam için, oraya gitmem.<br />
Pişekar: Hamama ister çarşamba da, ister perşembe de git. Başka neler yapardın?<br />
Kavuklu: Bahçedeki erik ağacının altına yatar, erik piş, ağzıma düş derdim.<br />
Pişekar: Kiraz da pişer, armut da pişer. Sen bu kafayla kısa sürede zengin olursun. <br />
Kavuklu: Ben şimdi zengin mi oldum? <br />
Pişekar: Tabi ya zengin oldun.<br />
Kavuklu: Ama cepte beş kuruş yok.<br />
Pişekar: Zamanla o da olur. En azından zenginliği hayal ediyorsun. Benim hayal gücüm sıfır. Zenginlik bana uzak geçer. <br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR:  HARAÇ<br />
Pişekar:  Ne o kavuklu, neden öyle kavuğun elinde geziyorsun? <br />
Kavuklu: Adam benden bin kat çirkin, bana tipsiz diyor.<br />
Pişekar:  Yapma ya! Kim sana tipsiz diyor?<br />
Kavuklu: Karşı sokakta oturan sırık boylu. Adı Adem midir, nedir?<br />
Pişekar:  Şu herkese kabaran. Alamadın mı paçasını aşağı?<br />
Kavuklu: Almasına alırdım ama yanında iri kıyım iki adam vardı.<br />
Pişekar:  Ne olmuş yani dal aralarına bir ona, bir buna çak, düşür. Sonra yapış Adem'in yakasına. Nerede kalmıştık de. <br />
Kavuklu: O iş o kadar kolay mı? Bana akıl verene bak! Geçen gün çıkmaz sokakta seni gördüm. Diz çökmüştün. Tepende 12-13 yaşlarında iki çocuk, sana abicim dedirtiyorlardı. <br />
Pişekar:  Şu iki kara çocuk.. Aniden önüme çıktılar. Birinin elinde çakı vardı. Diz çök dediler. Çöktüm. Abicim de dediler. Dedim. Babaları gelir diye yani.<br />
Kavuklu: Çocukların elinde çakı yoktu. Korkak seni. Babaları gelirmiş? Bu olayı kahvede anlatsam sokağa çıkamazsın. <br />
Pişekar:  Aman Kavuklu, etme eyleme. Sus payı olarak ne istersin? <br />
Kavuklu: Şimdilik at bir beşlik. Bir hafta sonra bunun iki mislini isterim.<br />
Pişekar:  Al işte beşlik. Bir hafta sonraki yedi buçuk olsaydı.<br />
Kavuklu: Pazarlık yok.<br />
Pişekar:  Tamam dediğin olsun.<br />
Kavuklu beşliği alır gider. Pişekar arkasından söylenir: " Çocuklar gibi bu da beni haraca bağladı. Yine de Kavuklu insaflıymış. Çocuklar, onluk aldılar. Haftaya dört katı dediler. "<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR: HEKİM<br />
Kavuklu: Dün hekime gittim.<br />
Pişekar: Sonra ne oldu?<br />
Kavuklu: Baktı, etti.<br />
Pişekar: İlaç verdi mi? <br />
Kavuklu: Vermedi.<br />
Pişekar: Demek ki bir derdin yokmuş.<br />
Kavuklu: Bir derdim yok, iki derdim var.<br />
Pişekar: İki derdin mi? Senin ne derdin var ki? <br />
Kavuklu: Tarla, bahçe, inek, öküz.<br />
Pişekar: İki dediydin. Dert dörtmüş.<br />
Kavuklu: Yok iki. İnek tarlaya, öküz bahçeye girmiş.<br />
Pişekar: Devam et.<br />
Kavuklu: Bulduğunu yemiş, zarar vermiş.<br />
Pişekar: Kimin davarı bunlar?<br />
Kavuklu: Muhtarın.<br />
Pişekar: Muhtarla konuşsaydın, zararı öderdi.<br />
Kavuklu: Konuştum, zararı öderim, dedi.<br />
Pişekar: Tamam işte.<br />
Kavuklu: Yarısını peşin verdi, yarısı yarın, dedi.<br />
Pişekar: Helal be muhtar!<br />
Kavuklu: Yarın oldu, yarısını daha verdi.<br />
Pişekar: Yani çeyrek kaldı.<br />
Kavuklu: Kalan iki gün sonra, dedi. Dün süre doldu.<br />
Pişekar: Süre dolmuşsa ne olmuş? İki gün daha bekle.<br />
Kavuklu: Ama süre dolmuştu. Sözünü tutmadı.<br />
Pişekar: Canım eli sıkışıktır. Para bulunca öder.<br />
Kavuklu: Ben de kızdım, hekime gittim.<br />
Pişekar: Hekime değil, hakime gidecektin. Sorun çözülürdü.<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU HİKAYE YAZIYOR<br />
Pişekar: Vay Kavuklu, garanti hikaye yazıyorsundur.<br />
Kavuklu: Üstüne bastın, kaldır ayağını.<br />
Pişekar: Sağı mı, solu mu?<br />
Kavuklu: İkisini de. <br />
Pişekar: O zaman yere düşerim.<br />
Kavuklu: Tamam işte, ben de senin yere düşmeni istiyorum.<br />
Pişekar: Yazıyorsun, yazıyorsun da ne kazanıyorsun? Beş kuruş veren mi var? Sal ipin ucunu gitsin.<br />
Kavuklu: Bilmem kaç yıl önce hikaye yazmaya başlarken, para diye bir şey aklımın ortasından geçmedi.<br />
Pişekar: Onu bin kere söyledin ama istemez misin şimdi sana bu hikayeler için, çuvalla para versinler. Bak istemem deme bir küserim bir daha konuşmam.<br />
Kavuklu: Bende yalan yok. Doğru oturur, doğru konuşurum. Kazandığım az bir para ne sana yeter, ne bana yeter. Şu hikayeleri satın  alan olsa pek sevinirim. Benim hikayeleri kitabına alana, bundan para kazananlara kırgınım. Konuştuklarım oldu: Bak kitap basmışsın. Şu hikayeler benim eserim. Hikayeler lokomotif olmuş, yedi baskı yapmışsın. Ben zor geçiniyorum. Bu durum beni üzüyor. Bana da bir şeyler ver. Ben sana hiç yayınlanmamış hikayelerden gönderirim, dedim. Sana para yok Kavuklu, sen git dağ başında ulu,  dedi.<br />
Pişekar: Hazıra konuyor, uyanık. Sıkıntısını sen çekiyorsun, kaymağını o yiyor. Çaresi yok mu bu işin? <br />
Kavuklu: Çaresi yok. Ben hikaye yazarım, onlar paraya döndürürler.<br />
Pişekar: Halktan yardım istesek. Bakın Kavuklu geçim zorluğu çekiyor, biraz yardım desek. Bağış kampanyası düzenlesek.<br />
Kavuklu: Benimle eğlenme Pişekar. İnsanlar, hikayelerimi çok beğeniyor, alkışlıyor ama para, bir yardım deyince,  bizden sana  kuruş yok Kavuklu diyorlar. <br />
Pişekar: Yapma ya, denedin mi bunu? <br />
Kavuklu: Tabi denedim. Hikayelerimden okudum. Güzel dediler, övdüler. Geçinemiyorum,  dedim, para, yardım, dedim. Kuruş veren olmadı.<br />
Pişekar: Sanatkara bu yapılır mı? Üç beş kuruş verseler servetleri mi eksilecek? <br />
Kavuklu: Sayın Pişekar Efendi, sen zenginsin. Eve ekmek götürmem gerek. Bir ekmek parası verebilir misin? Borç olarak. Gün gelir öderim. <br />
Pişekar: Ben dilencileri sevmem bilirsin. Sana borç verirdim ama bozuk yok, der ve yürüyüp gider. Pişekar'ın arkasından bakakalan Kavuklu'nun gözleri dolar. Daha sonra gözyaşlarını silen Kavuklu ekmek alamadan evinin yolunu tutar. <br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR:  HAMAM<br />
Pişekar: Söyle bakalım Kavuklu, gölgeden mi yoksa güneşten mi yürürsün? <br />
Kavuklu: Yazın gölgeden, kışın güneşten yürürüm.<br />
Pişekar: Ya baharda nasıl yürürsün?<br />
Kavuklu: Şemsiye elimde yürürüm.<br />
Pişekar: Evden çıkarken baktın ortalık günlük, güneşlik. Şemsiyeyi almadan çıktın. Yolda yağmura yakalandın. Ne yaparsın?<br />
Kavuklu: Hemen bir evin saçak altına sığınırım.<br />
Pişekar: Oralarda ev yok. İki tarafın çayır, çimen.<br />
Kavuklu: Bir ağaç altına saklanırım.<br />
Pişekar: Görünürde hiç ağaç yok.<br />
Kavuklu: Pişekar, sen benim ıslanmamı istiyorsun. O zaman çayırın orta yerine otururum. Cebimden çıkardığım sabunla bir güzel yıkanırım. Böylece bu haftaki hamam işini aradan çıkarırım. Oldu mu? Hoşuna gitti mi? <br />
Pişekar: Bir de keselenseydin, bir ay hamama gitmesen de olurdu.<br />
<br />
--------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVUKLU İLE PİŞEKAR: BAYRAM<br />
Pişekar:  Kavuklu, bugün bayram. Öp bakalım elimi.<br />
Kavuklu: Bayram ama neden elini öpeyim?<br />
Pişekar:  Öp haydi, çekinme. Al şu beşliği güle güle harca.<br />
Kavuklu: Parayı cebine sok. İstemem senin paranı. Elini de öpmem.<br />
Pişekar:  Amma naza çektin be Kavuklu. Para az geldi galiba. Beşin yanına beş ekledim etti on. Öp elimi al onluğu.<br />
Kavuklu: Elli de versen o iş olmaz. Senin önünde eğilmem. Ne demek bayrammış, el öpmekmiş? Egonu tatmin etmek için mi bana el öptürmeye çalışıyorsun? Gidiyorsun orada burada çocuklara el öptürmeye uğraşıyorsun. Yaşın büyük, boyun büyük ama aklın küçük.<br />
Pişekar:  Sen istemedin diye ben el öptürmekten vazgeçmem.<br />
Kavuklu: İstersen elini öptürmeye çalışma da tokalaşalım. <br />
Pişekar:  Tamam tokalaşalım ama beş liranı alırım.<br />
Kavuklu: Ne beş lirası, bende beş kuruş yok.<br />
Pişekar:  O zaman tokalaşma da yok, bayramlaşma da yok. <br />
Daha sonra Pişekar uzaklaşır gider.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nasreddin Hoca Korsanlara Karşı]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-nasreddin-hoca-korsanlara-karsi.html</link>
			<pubDate>Mon, 16 Dec 2024 12:19:56 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-nasreddin-hoca-korsanlara-karsi.html</guid>
			<description><![CDATA[NASREDDİN HOCA KORSANLARA KARŞI<br />
Nasreddin Hoca, Mısır'daki dayısından haber almış. Dayısı, acele gelmesini istemiş. Hoca, Akşehir'den İzmir'e eşeğiyle altı ayda gitmiş. Bir gemiye binip Mısır'a doğru yola çıkmış. Yolda gemiye Rodos korsanları saldırmış. Hoca, yüzükoyun yere yatmış. Sayısı çok fazla olan korsanlar,  gemiyi ele geçirmiş. Gemidekileri esir alıp götürmüş. Sadece Hoca kurtulmuş. <br />
Korsanlar gidince Hoca ayağa kalkmış. Sizi melunlar, ayağım takılıp düşmeseydim bilirdim yapacağımı, diye söylenmiş. Dümene geçmiş, rüzgarı arkasına almış ve sonunda Mısır'a varmış. Dayısının Kahire'deki sarayına gitmiş. Görevliler, Hoca'ya, geç kaldığını, dayısının intihar ettiğini söylemişler. Hoca, neden, diye sorunca, Nasreddin'in çocukluğunu bilirim. Eli ve çenesi çabuktur. Hızlıdır. İki ayda Akşehir'den Kahire'ye gelir, demişti. İki ay dolunca bahçedeki en yüksek ağaca çıkıp aşağı atladı. Son sözü, Nasreddin gelmedi, oldu. <br />
Nasreddin Hoca: " Ah dayım, eşek sırtında altı ayda İzmir'e geldim. Kanatlarım olsa, imkansız iki ayda gelemezdim. "<br />
Görevlilerden genç olanı: " Sen o göbekle zor uçardın, hocam, "  deyince diğer görevliler gencin ağzını kapatıp oradan uzaklaştırmış. <br />
<br />
Daha sonra Hoca dayısından miras kalan saraya çıkmış. Büyük salonda görevliler Hoca'ya ziyafet çekmiş. Çalgılar çalmış, çengiler oynamış. Yemişler, içmişler. Görevliler de, çengilerle birlikte oynamaya başlayınca Hoca ayağa kalkmış ve çalgıları, çengileri dordurmuş. Görevliler de durmuş. <br />
Nasreddin Hoca: " Oldu mu birader, dayıma saygınız yok mu? Zaten yorgunum, bir de sizinle uğraşmayayım. " demiş. <br />
Görevlilerden biri, Hoca'nın yanına gelip: "  Hocam, dayının kırkı çıktı. Ben gittikten kırk gün sonra ne isterseniz yapın demişti. "<br />
Genç görevli söze karışmış: " Hoca, bunlar dayın intihar ettiğinin ertesi günü de böyle çalıp oynamışlardı. " deyince diğer görevliler gencin ağzını kapatıp oradan uzaklaştırmış. <br />
Nasreddin Hoca: " Neden ama neden? " diye bağırarak dizlerine vurmuş. <br />
Görevlinin biri: " Gerçek şu ki, dayınız bizi her gün falakaya yatırırdı. Sonradan ayaklarımızın altı şişmesin diye sırtımıza binip yürütürdü. Çektiğimiz acıyı varın tahmin edin. Siz olsanız kurtuldunuz diye sevinmez misiniz? "<br />
Nasreddin Hoca: " Hayret, sizi neden dövüyordu? "<br />
Aynı görevli: " Bizi dövmeyi seviyordu. Dayak yedikçe mutlu olacağımızı düşünüyordu. Ayaklarına kapanıp yalvardık. Merhamet dilendik. Doğrusu budur deyip, sopayı daha bir hırsla kaldırır oldu. "<br />
Diğer görevliler, aynen böyle oldu deyince Nasreddin Hoca, kırkı çıktığına göre, çalgılar çalsın, herkes oynasın, deyip bahçeye çıkmış. <br />
<br />
Nasreddin Hoca bir ay Mısır'da kalmış. Sarayı, bağları, bahçeleri satmış. Nil Nehri dayısınınmış. Onu da satmış. Yüz gemilik ve beş bin askerlik bir donanma kurmuş. Bu donanmayla korsanların üstüne yürümüş. <br />
Korsanlar: " Aman, Nasreddin Hoca geliyor deyip gemilerine binip kaçmış. Nasreddin Hoca Rodos Adası'nda ne kadar esir varsa hepsini kurtarmış. Onları donanmaya bindirip İzmir'e getirmiş. Esirler, sağ ol hoca deyip evlerine, köylerine gitmiş. Nasreddin Hoca askerlerine, isteyen burada kalsın, istemeyen Mısır'a dönsün, gemiler sizin, istek sizin, demiş.  Nasreddin Hoca bir handa bıraktığı eşeğine binip Akşehir'e dönmüş. Masalımız da burada bitmiş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[NASREDDİN HOCA KORSANLARA KARŞI<br />
Nasreddin Hoca, Mısır'daki dayısından haber almış. Dayısı, acele gelmesini istemiş. Hoca, Akşehir'den İzmir'e eşeğiyle altı ayda gitmiş. Bir gemiye binip Mısır'a doğru yola çıkmış. Yolda gemiye Rodos korsanları saldırmış. Hoca, yüzükoyun yere yatmış. Sayısı çok fazla olan korsanlar,  gemiyi ele geçirmiş. Gemidekileri esir alıp götürmüş. Sadece Hoca kurtulmuş. <br />
Korsanlar gidince Hoca ayağa kalkmış. Sizi melunlar, ayağım takılıp düşmeseydim bilirdim yapacağımı, diye söylenmiş. Dümene geçmiş, rüzgarı arkasına almış ve sonunda Mısır'a varmış. Dayısının Kahire'deki sarayına gitmiş. Görevliler, Hoca'ya, geç kaldığını, dayısının intihar ettiğini söylemişler. Hoca, neden, diye sorunca, Nasreddin'in çocukluğunu bilirim. Eli ve çenesi çabuktur. Hızlıdır. İki ayda Akşehir'den Kahire'ye gelir, demişti. İki ay dolunca bahçedeki en yüksek ağaca çıkıp aşağı atladı. Son sözü, Nasreddin gelmedi, oldu. <br />
Nasreddin Hoca: " Ah dayım, eşek sırtında altı ayda İzmir'e geldim. Kanatlarım olsa, imkansız iki ayda gelemezdim. "<br />
Görevlilerden genç olanı: " Sen o göbekle zor uçardın, hocam, "  deyince diğer görevliler gencin ağzını kapatıp oradan uzaklaştırmış. <br />
<br />
Daha sonra Hoca dayısından miras kalan saraya çıkmış. Büyük salonda görevliler Hoca'ya ziyafet çekmiş. Çalgılar çalmış, çengiler oynamış. Yemişler, içmişler. Görevliler de, çengilerle birlikte oynamaya başlayınca Hoca ayağa kalkmış ve çalgıları, çengileri dordurmuş. Görevliler de durmuş. <br />
Nasreddin Hoca: " Oldu mu birader, dayıma saygınız yok mu? Zaten yorgunum, bir de sizinle uğraşmayayım. " demiş. <br />
Görevlilerden biri, Hoca'nın yanına gelip: "  Hocam, dayının kırkı çıktı. Ben gittikten kırk gün sonra ne isterseniz yapın demişti. "<br />
Genç görevli söze karışmış: " Hoca, bunlar dayın intihar ettiğinin ertesi günü de böyle çalıp oynamışlardı. " deyince diğer görevliler gencin ağzını kapatıp oradan uzaklaştırmış. <br />
Nasreddin Hoca: " Neden ama neden? " diye bağırarak dizlerine vurmuş. <br />
Görevlinin biri: " Gerçek şu ki, dayınız bizi her gün falakaya yatırırdı. Sonradan ayaklarımızın altı şişmesin diye sırtımıza binip yürütürdü. Çektiğimiz acıyı varın tahmin edin. Siz olsanız kurtuldunuz diye sevinmez misiniz? "<br />
Nasreddin Hoca: " Hayret, sizi neden dövüyordu? "<br />
Aynı görevli: " Bizi dövmeyi seviyordu. Dayak yedikçe mutlu olacağımızı düşünüyordu. Ayaklarına kapanıp yalvardık. Merhamet dilendik. Doğrusu budur deyip, sopayı daha bir hırsla kaldırır oldu. "<br />
Diğer görevliler, aynen böyle oldu deyince Nasreddin Hoca, kırkı çıktığına göre, çalgılar çalsın, herkes oynasın, deyip bahçeye çıkmış. <br />
<br />
Nasreddin Hoca bir ay Mısır'da kalmış. Sarayı, bağları, bahçeleri satmış. Nil Nehri dayısınınmış. Onu da satmış. Yüz gemilik ve beş bin askerlik bir donanma kurmuş. Bu donanmayla korsanların üstüne yürümüş. <br />
Korsanlar: " Aman, Nasreddin Hoca geliyor deyip gemilerine binip kaçmış. Nasreddin Hoca Rodos Adası'nda ne kadar esir varsa hepsini kurtarmış. Onları donanmaya bindirip İzmir'e getirmiş. Esirler, sağ ol hoca deyip evlerine, köylerine gitmiş. Nasreddin Hoca askerlerine, isteyen burada kalsın, istemeyen Mısır'a dönsün, gemiler sizin, istek sizin, demiş.  Nasreddin Hoca bir handa bıraktığı eşeğine binip Akşehir'e dönmüş. Masalımız da burada bitmiş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hurdacının Aşkı - Yazan: Serdar Yıldırım - Seslendiren: Venhar Sağıroğlu ( Radyo7 )]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-hurdacinin-aski-yazan-serdar-yildirim-seslendiren-venhar-sagiroglu-radyo7.html</link>
			<pubDate>Sun, 23 Jun 2024 13:53:44 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-hurdacinin-aski-yazan-serdar-yildirim-seslendiren-venhar-sagiroglu-radyo7.html</guid>
			<description><![CDATA[HURDACININ AŞKI<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
Seslendiren: Venhar Sağıroğlu ( Radyo7 )<br />
<a href="https://youtu.be/3jRKNUG-3ks?si=HgH-lUMeyvspl65c" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://youtu.be/3jRKNUG-3ks?si=HgH-lUMeyvspl65c</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HURDACININ AŞKI<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
Seslendiren: Venhar Sağıroğlu ( Radyo7 )<br />
<a href="https://youtu.be/3jRKNUG-3ks?si=HgH-lUMeyvspl65c" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://youtu.be/3jRKNUG-3ks?si=HgH-lUMeyvspl65c</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[23 Nisan Ve Cumhuriyet Şiirleri]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-23-nisan-ve-cumhuriyet-siirleri.html</link>
			<pubDate>Thu, 04 Apr 2024 19:32:23 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-23-nisan-ve-cumhuriyet-siirleri.html</guid>
			<description><![CDATA[23 NİSAN VE CUMHURİYET ŞİİRLERİ    <br />
23 NİSAN<br />
Bugün 23 nisan<br />
Coşkulu tüm çocuklar<br />
Atatürk'ün çocuklara <br />
Armağan ettiği bir bayram.<br />
*        *        *        *<br />
Sevinin çocuklar<br />
Gülün, oynayın<br />
Bakın Atatürk size<br />
Bu bayramı hediye etti.<br />
*        *        *        *<br />
Yoktu böyle bir bayram<br />
Dünyada bir ilk<br />
Farkına vardı bunun<br />
Yüce Atatürk.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
23 NİSAN COŞKUSU<br />
Atatürk'e inansan<br />
O'nun yoldaşı olsan<br />
Dünya uygarlığından <br />
Biraz medeniyet kapsan.<br />
*        *        *        *<br />
Zaman geriye gitmez<br />
Hep ileri gider<br />
Atatürk'ün çağdaş fikirleri<br />
Gerici düşünceyi siler.<br />
*        *        *        *<br />
Atatürk bu vatanı kurtardı<br />
Cumhuriyeti kurdu<br />
O'na minnettar olmalıyız<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni korumalıyız.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
CUMHURİYET ÇOCUKLARI<br />
Neşelidir, güler yüzlüdür<br />
Cumhuriyet çocukları<br />
Geleceğe güvenle bakar<br />
Cumhuriyet çocukları.<br />
*          *          *          *<br />
İnsanların barışında<br />
Uygarlık yarışında<br />
Atatürk'ün peşinden koşar<br />
Cumhuriyet çocukları.<br />
*          *        *          *<br />
Kitap okur, öğrenir<br />
Kendine güveni tamdır<br />
Fikirde, düşüncede özgürdür<br />
Cumhuriyet çocukları.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
19 MAYIS 1919<br />
Bugün 19 mayıs<br />
Anadolu Halkı üstünde oynanan bahis.<br />
*            *          *          *<br />
1919 ve 1923 yılları arası <br />
Olmadı hiçbir asker terhis.<br />
*            *          *          *<br />
Mustafa Kemal Samsun'da göründü<br />
Düşmanın ışığı bir anda söndü.<br />
*            *          *          *<br />
Işığı tekrar  yakmak fayda etmedi<br />
Mustafa Kemal vardı, O'na güç yetmedi.<br />
*            *          *          *<br />
Mustafa Kemal bu, seni rakip tanır mı?<br />
Zorlu bir savaşta sana nefes aldırır mı?<br />
*            *          *          *<br />
Ey ingiliz, Çanakkale'de Anzak'ı öne sürdün<br />
Sadece Anzak'ı değil, kendini de bitirdin.<br />
*            *          *          *<br />
Nasıl ama Mustafa Kemal şahlandı<br />
Türk Askeri mevzide cephe aldı.<br />
*            *          *          *<br />
Pişman ve perişan oldun, çöktün<br />
Vurulup düşen Anzak'ın üstünü toprakla örttün.<br />
*            *          *          *<br />
Taarruz Kemal geldi dedin, neden kaçtın?<br />
Güneş batmayan imparatorluğuna korku saçtın.<br />
*            *          *          *<br />
Kaldı mı Mustafa Kemal'den sonra senin imparatorluğun<br />
Zirveden öyle bir düştün ki, kalmadı korkuluğun.<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
KURTULUŞ SAVAŞI NASIL BAŞLADI?<br />
Mustafa Kemal Paşa <br />
9. Ordu Müfettişi olarak<br />
18 Silah arkadaşıyla birlikte<br />
16 Mayıs 1919 günü İstanbul'dan yola çıktı.<br />
Peşlerinde iki ingiliz zırhlısı vardı.<br />
Onları atlatmak kolay olmadı.<br />
Fırtınalı bir havada<br />
Bandırma Vapuru' yla<br />
Kıyı şeridini takip ederek<br />
17 Mayısta İnebolu'ya<br />
18 Mayısta Sinop'a uğradı.<br />
19 Mayıs 1919' da emperyalizmin ağlarını yırtarak, <br />
Samsun Limanı'na demir attı.<br />
Böylelikle Türk'ün Kurtuluş Savaşı başladı.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
                    ATATÜRK<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
*                *                *                *<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
*                *                *                *<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------<br />
<br />
TÜRK BAYRAĞI VE BEN<br />
Top sahasının kenarına Türk Bayrağı asılmıştı.<br />
" Selam Türk Bayrağı, anlısın, şanlısın, dalgalanırsın. <br />
Sonsuza kadar dalgalan. "<br />
Türk Bayrağı, selam, dedi.<br />
Sözlerinle beni gururlandırdın.<br />
Adın ne senin?<br />
" Serdar Yıldırım. "<br />
Sen Atatürk'ü gördün mü?<br />
" Hayır, görmedim. "<br />
Resmini de mi görmedin?<br />
" Resmini gördüm. "<br />
Kaç kere gördün?<br />
" Bin kere, milyon kere gördüm. "<br />
En son ne zaman gördün?<br />
" Dün gördüm. "<br />
Demek bugün görmedin?<br />
" Bugün görmedim ama görürüm. "<br />
Türk Bayrağı coşkuyla dalgalanmaya başladı.<br />
Mutluydu, gülümsüyordu.<br />
" Ayından, yıldızından mutluluk okunuyor, dedim. <br />
Şiirini yazayım mı? "<br />
Yaz, dedi.<br />
" Yanımda kağıt, kalem yok. "<br />
" Eve gidince yazarım. "<br />
" Sonra gelip sana okurum. "<br />
Olur, dedi.<br />
En kısa zamanda bir araya gelmek üzere ayrıldık. <br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------<br />
<br />
YAŞASIN ATATÜRK<br />
Bir arkadaşım vardı.<br />
Atatürk'ü sevmezdi.<br />
Atatürk bu vatanı kurtarmasaydı.<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmasaydı.<br />
Yunan galip gelseydi.<br />
Rahatça ibadet ederdim, dedi.<br />
*            *          *          *<br />
Ben: İbadetini rahatça yapıyorsun.<br />
İlçemizde pek çok cami var.<br />
İstediğine gidip namaz kılıyorsun.<br />
Seni engelleyen mi var? diye sordum.<br />
*            *          *          *<br />
Şey, yani, fakat, dedi.<br />
Bunlar cumhuriyetin rahatlığı, dedim.<br />
Kimse sana namazı bırak demez.<br />
Yunan galip gelseydi<br />
Camiye gitmeyi yasaklardı.<br />
Arkadaşım, gerçekten yasaklar mıydı? diye sordu.<br />
Yasaklardı, dedim. <br />
Camide namaz kılamazdın.<br />
*            *          *          *<br />
Arkadaşım, iyi ki yunan galip gelmemiş.<br />
Atatürk iyi komutanmış.<br />
Savaşmış ve yunanı yenmiş.<br />
Bana, Atatürk, İslam'a zarar verdi, dediler.<br />
Ben de inandım.<br />
Meğer Atatürk, İslam'ı yüceltmiş.<br />
Var olsun Türkiye Cumhuriyeti.<br />
Yaşasın Atatürk.<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[23 NİSAN VE CUMHURİYET ŞİİRLERİ    <br />
23 NİSAN<br />
Bugün 23 nisan<br />
Coşkulu tüm çocuklar<br />
Atatürk'ün çocuklara <br />
Armağan ettiği bir bayram.<br />
*        *        *        *<br />
Sevinin çocuklar<br />
Gülün, oynayın<br />
Bakın Atatürk size<br />
Bu bayramı hediye etti.<br />
*        *        *        *<br />
Yoktu böyle bir bayram<br />
Dünyada bir ilk<br />
Farkına vardı bunun<br />
Yüce Atatürk.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
23 NİSAN COŞKUSU<br />
Atatürk'e inansan<br />
O'nun yoldaşı olsan<br />
Dünya uygarlığından <br />
Biraz medeniyet kapsan.<br />
*        *        *        *<br />
Zaman geriye gitmez<br />
Hep ileri gider<br />
Atatürk'ün çağdaş fikirleri<br />
Gerici düşünceyi siler.<br />
*        *        *        *<br />
Atatürk bu vatanı kurtardı<br />
Cumhuriyeti kurdu<br />
O'na minnettar olmalıyız<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni korumalıyız.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
CUMHURİYET ÇOCUKLARI<br />
Neşelidir, güler yüzlüdür<br />
Cumhuriyet çocukları<br />
Geleceğe güvenle bakar<br />
Cumhuriyet çocukları.<br />
*          *          *          *<br />
İnsanların barışında<br />
Uygarlık yarışında<br />
Atatürk'ün peşinden koşar<br />
Cumhuriyet çocukları.<br />
*          *        *          *<br />
Kitap okur, öğrenir<br />
Kendine güveni tamdır<br />
Fikirde, düşüncede özgürdür<br />
Cumhuriyet çocukları.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
19 MAYIS 1919<br />
Bugün 19 mayıs<br />
Anadolu Halkı üstünde oynanan bahis.<br />
*            *          *          *<br />
1919 ve 1923 yılları arası <br />
Olmadı hiçbir asker terhis.<br />
*            *          *          *<br />
Mustafa Kemal Samsun'da göründü<br />
Düşmanın ışığı bir anda söndü.<br />
*            *          *          *<br />
Işığı tekrar  yakmak fayda etmedi<br />
Mustafa Kemal vardı, O'na güç yetmedi.<br />
*            *          *          *<br />
Mustafa Kemal bu, seni rakip tanır mı?<br />
Zorlu bir savaşta sana nefes aldırır mı?<br />
*            *          *          *<br />
Ey ingiliz, Çanakkale'de Anzak'ı öne sürdün<br />
Sadece Anzak'ı değil, kendini de bitirdin.<br />
*            *          *          *<br />
Nasıl ama Mustafa Kemal şahlandı<br />
Türk Askeri mevzide cephe aldı.<br />
*            *          *          *<br />
Pişman ve perişan oldun, çöktün<br />
Vurulup düşen Anzak'ın üstünü toprakla örttün.<br />
*            *          *          *<br />
Taarruz Kemal geldi dedin, neden kaçtın?<br />
Güneş batmayan imparatorluğuna korku saçtın.<br />
*            *          *          *<br />
Kaldı mı Mustafa Kemal'den sonra senin imparatorluğun<br />
Zirveden öyle bir düştün ki, kalmadı korkuluğun.<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
KURTULUŞ SAVAŞI NASIL BAŞLADI?<br />
Mustafa Kemal Paşa <br />
9. Ordu Müfettişi olarak<br />
18 Silah arkadaşıyla birlikte<br />
16 Mayıs 1919 günü İstanbul'dan yola çıktı.<br />
Peşlerinde iki ingiliz zırhlısı vardı.<br />
Onları atlatmak kolay olmadı.<br />
Fırtınalı bir havada<br />
Bandırma Vapuru' yla<br />
Kıyı şeridini takip ederek<br />
17 Mayısta İnebolu'ya<br />
18 Mayısta Sinop'a uğradı.<br />
19 Mayıs 1919' da emperyalizmin ağlarını yırtarak, <br />
Samsun Limanı'na demir attı.<br />
Böylelikle Türk'ün Kurtuluş Savaşı başladı.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
                    ATATÜRK<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
*                *                *                *<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
*                *                *                *<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
Atatürk, Atatürk, Atatürk, Atatürk<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------<br />
<br />
TÜRK BAYRAĞI VE BEN<br />
Top sahasının kenarına Türk Bayrağı asılmıştı.<br />
" Selam Türk Bayrağı, anlısın, şanlısın, dalgalanırsın. <br />
Sonsuza kadar dalgalan. "<br />
Türk Bayrağı, selam, dedi.<br />
Sözlerinle beni gururlandırdın.<br />
Adın ne senin?<br />
" Serdar Yıldırım. "<br />
Sen Atatürk'ü gördün mü?<br />
" Hayır, görmedim. "<br />
Resmini de mi görmedin?<br />
" Resmini gördüm. "<br />
Kaç kere gördün?<br />
" Bin kere, milyon kere gördüm. "<br />
En son ne zaman gördün?<br />
" Dün gördüm. "<br />
Demek bugün görmedin?<br />
" Bugün görmedim ama görürüm. "<br />
Türk Bayrağı coşkuyla dalgalanmaya başladı.<br />
Mutluydu, gülümsüyordu.<br />
" Ayından, yıldızından mutluluk okunuyor, dedim. <br />
Şiirini yazayım mı? "<br />
Yaz, dedi.<br />
" Yanımda kağıt, kalem yok. "<br />
" Eve gidince yazarım. "<br />
" Sonra gelip sana okurum. "<br />
Olur, dedi.<br />
En kısa zamanda bir araya gelmek üzere ayrıldık. <br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------<br />
<br />
YAŞASIN ATATÜRK<br />
Bir arkadaşım vardı.<br />
Atatürk'ü sevmezdi.<br />
Atatürk bu vatanı kurtarmasaydı.<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmasaydı.<br />
Yunan galip gelseydi.<br />
Rahatça ibadet ederdim, dedi.<br />
*            *          *          *<br />
Ben: İbadetini rahatça yapıyorsun.<br />
İlçemizde pek çok cami var.<br />
İstediğine gidip namaz kılıyorsun.<br />
Seni engelleyen mi var? diye sordum.<br />
*            *          *          *<br />
Şey, yani, fakat, dedi.<br />
Bunlar cumhuriyetin rahatlığı, dedim.<br />
Kimse sana namazı bırak demez.<br />
Yunan galip gelseydi<br />
Camiye gitmeyi yasaklardı.<br />
Arkadaşım, gerçekten yasaklar mıydı? diye sordu.<br />
Yasaklardı, dedim. <br />
Camide namaz kılamazdın.<br />
*            *          *          *<br />
Arkadaşım, iyi ki yunan galip gelmemiş.<br />
Atatürk iyi komutanmış.<br />
Savaşmış ve yunanı yenmiş.<br />
Bana, Atatürk, İslam'a zarar verdi, dediler.<br />
Ben de inandım.<br />
Meğer Atatürk, İslam'ı yüceltmiş.<br />
Var olsun Türkiye Cumhuriyeti.<br />
Yaşasın Atatürk.<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Boksör Kanguru Das - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://www.sosyalbank.org/konu-boksor-kanguru-das-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Thu, 04 Apr 2024 19:31:19 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sosyalbank.org/member.php?action=profile&uid=28861">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sosyalbank.org/konu-boksor-kanguru-das-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[BOKSÖR KANGURU DAS<br />
Avustralya Kıtası’nda pek çok kanguru yaşarmış. Bazı zamanlar kanguruların sayısının dört milyonu bulduğu olurmuş. Ormanda, dağda, bayırda, çölde nereye baksan kanguru görürmüşsün. Kangurular, denizin ortasında büyük bir ada olan Avustralya Kıtası’nda öylesine çoğalmışlar ki, bu durum bazı genç kanguruları yeni yaşam sahaları aramaya yönlendirmiş. İşte bu genç kangurulardan biri de Das’mış. Das’ın yakında bir gemiye binerek Kanada’ya gideceği haberi kangurular arasında hızla yayılmış. Das’ın iki yıl sonra geri döneceği ve neler anlatacağı merakla bekleniyormuş.<br />
Das bir gece Sydney Limanı’na gelerek, Kanada’ya giden gemiye gizlice binmiş ve geminin ambar dairesine saklanmış. Burada yiyecek, içecek depoları bulunuyormuş. Gemi, Büyük Okyanus’tan geçerek günler sonra Kanada’daki Prince Rupert Limanı’na varmış. Das geceleri şehrin karanlık sokaklarında gezmiş, dolaşmış. Ama bir gece oradan geçmekte olan, kangurulara boks yapmayı öğretip, onları ringlerde birbiriyle dövüştüren bir menajerin dikkatini çekmiş. Menajer, Das’ı, adamlarına yakalatıp, ringe çıkarmış. Das boks öğrendikçe bu konudaki yeteneği ortaya çıkmış. Çok güçlüymüş ve yumrukları demir gibiymiş.<br />
<br />
Das daha sonraki aylarda ringde kangurularla pek çok maça çıkmış. Rakiplerini birer birer yenen Das, final maçına çıkmaya hak kazanmış. Şimdiki şampiyonu yenerse dünya şampiyonu olacakmış. Şampiyonluk maçı tam da Das’ın Avustralya’dan yola çıktığı günün ikinci yıldönümüne denk gelmiş. Arkadaşları, birkaç gündür Das’ın dönüşünü Sydney Limanı’nın  karşısındaki tepede bekliyormuş. O gün gelen gemilerin hiçbirisinden Das çıkmamış.  O akşam kangurular arası dünya şampiyonluğu maçını pek çok ülke televizyonu yayınlıyormuş. Bunlardan biri de Avustralya televizyonuymuş. Prince Rupert’ten gelen gemi yolcularını boşaltmış ve limanda demirlemiş. Kaptan ve gemi çalışanları boks maçını televizyondan seyrediyormuş. Arkadaşları, Das’ın bu gemiyle mutlaka gelmesi gerektiğini düşünerek, acaba ambarda kilitli mi kaldı yoksa bir aksilik oldu da yakalandı mı, diyerek gece karanlığında gemiye çıkmışlar ve televizyondaki boks maçını görmüşler. Arka ayakları üstünde duran ve ön ayaklarında eldiven olan iki kanguru birbirlerine kıyasıya yumruk atıyormuş. Bazen uzun kuyruklarıyla yere tutunarak, arka ayaklarıyla rakibinin karnına tekme vuruyormuş. Bir kanguru, şu sarı eldivenli bizim Das değil mi, deyince, ötekiler, evet, demişler, bu bizim Das.<br />
<br />
Maç sonunda rakibini yenen Das, dünya şampiyonu olmuş ve altın madalya boynuna takılmış. Seyirciler, çılgınca Das’ı alkışlamışlar. Omuzlarda taşımışlar. Yumruklarını havada sallayan ve göğsüne vuran Das, hayatından memnun görünüyormuş.  Das’ın dünyanın öbür ucunda olduğunu bilen arkadaşları gece yarısından sonra yola çıkıp sabaha kadar koşmuşlar ve ertesi gün nerede bir kanguru görseler Das’ı anlatmışlar. Das’ın dünya çapında şöhrete ulaştığından bahsetmişler. Onun geri gelmesini ister misiniz, sorusuna kangurular:  “ Hayır, gelmesin. Das, kanguruların spor elçisi olsun ve bizi dünyaya tanıtsın. Burada kanguru sürüsüne katılmadığı için, ayrı dururdu. Ayrışmak istedi, bir, tek olmak istedi ve aramızdan ayrıldı. Bizden koptu. Das şimdi hak ettiği yerde, zirvede. Zirvedeki yerini uzun yıllar koruyacaktır. “<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BOKSÖR KANGURU DAS<br />
Avustralya Kıtası’nda pek çok kanguru yaşarmış. Bazı zamanlar kanguruların sayısının dört milyonu bulduğu olurmuş. Ormanda, dağda, bayırda, çölde nereye baksan kanguru görürmüşsün. Kangurular, denizin ortasında büyük bir ada olan Avustralya Kıtası’nda öylesine çoğalmışlar ki, bu durum bazı genç kanguruları yeni yaşam sahaları aramaya yönlendirmiş. İşte bu genç kangurulardan biri de Das’mış. Das’ın yakında bir gemiye binerek Kanada’ya gideceği haberi kangurular arasında hızla yayılmış. Das’ın iki yıl sonra geri döneceği ve neler anlatacağı merakla bekleniyormuş.<br />
Das bir gece Sydney Limanı’na gelerek, Kanada’ya giden gemiye gizlice binmiş ve geminin ambar dairesine saklanmış. Burada yiyecek, içecek depoları bulunuyormuş. Gemi, Büyük Okyanus’tan geçerek günler sonra Kanada’daki Prince Rupert Limanı’na varmış. Das geceleri şehrin karanlık sokaklarında gezmiş, dolaşmış. Ama bir gece oradan geçmekte olan, kangurulara boks yapmayı öğretip, onları ringlerde birbiriyle dövüştüren bir menajerin dikkatini çekmiş. Menajer, Das’ı, adamlarına yakalatıp, ringe çıkarmış. Das boks öğrendikçe bu konudaki yeteneği ortaya çıkmış. Çok güçlüymüş ve yumrukları demir gibiymiş.<br />
<br />
Das daha sonraki aylarda ringde kangurularla pek çok maça çıkmış. Rakiplerini birer birer yenen Das, final maçına çıkmaya hak kazanmış. Şimdiki şampiyonu yenerse dünya şampiyonu olacakmış. Şampiyonluk maçı tam da Das’ın Avustralya’dan yola çıktığı günün ikinci yıldönümüne denk gelmiş. Arkadaşları, birkaç gündür Das’ın dönüşünü Sydney Limanı’nın  karşısındaki tepede bekliyormuş. O gün gelen gemilerin hiçbirisinden Das çıkmamış.  O akşam kangurular arası dünya şampiyonluğu maçını pek çok ülke televizyonu yayınlıyormuş. Bunlardan biri de Avustralya televizyonuymuş. Prince Rupert’ten gelen gemi yolcularını boşaltmış ve limanda demirlemiş. Kaptan ve gemi çalışanları boks maçını televizyondan seyrediyormuş. Arkadaşları, Das’ın bu gemiyle mutlaka gelmesi gerektiğini düşünerek, acaba ambarda kilitli mi kaldı yoksa bir aksilik oldu da yakalandı mı, diyerek gece karanlığında gemiye çıkmışlar ve televizyondaki boks maçını görmüşler. Arka ayakları üstünde duran ve ön ayaklarında eldiven olan iki kanguru birbirlerine kıyasıya yumruk atıyormuş. Bazen uzun kuyruklarıyla yere tutunarak, arka ayaklarıyla rakibinin karnına tekme vuruyormuş. Bir kanguru, şu sarı eldivenli bizim Das değil mi, deyince, ötekiler, evet, demişler, bu bizim Das.<br />
<br />
Maç sonunda rakibini yenen Das, dünya şampiyonu olmuş ve altın madalya boynuna takılmış. Seyirciler, çılgınca Das’ı alkışlamışlar. Omuzlarda taşımışlar. Yumruklarını havada sallayan ve göğsüne vuran Das, hayatından memnun görünüyormuş.  Das’ın dünyanın öbür ucunda olduğunu bilen arkadaşları gece yarısından sonra yola çıkıp sabaha kadar koşmuşlar ve ertesi gün nerede bir kanguru görseler Das’ı anlatmışlar. Das’ın dünya çapında şöhrete ulaştığından bahsetmişler. Onun geri gelmesini ister misiniz, sorusuna kangurular:  “ Hayır, gelmesin. Das, kanguruların spor elçisi olsun ve bizi dünyaya tanıtsın. Burada kanguru sürüsüne katılmadığı için, ayrı dururdu. Ayrışmak istedi, bir, tek olmak istedi ve aramızdan ayrıldı. Bizden koptu. Das şimdi hak ettiği yerde, zirvede. Zirvedeki yerini uzun yıllar koruyacaktır. “<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>